EVLİLİĞİNİZİ KURTARIN...

 

Evliliğinizde yolunda gitmeyen bir şeyler mi var? Yoksa çabalarınızın artık sonuç vermediğini ve eşinizin sizi anlamadığını mı düşünüyorsunuz? Hemen pes etmeyin! Mutlu günleriniz eskide kalmadı. Sizi mutlu eden ve hayattan zevk almanızı sağlayan evliliğinizde yaşadığınız ilişkinin olduğunu asla unutmayın. Bu kadar zamandır eşinizle yaşadıklarınız, paylaştıklarınız ve biriktirdiğiniz güzel anılar, evliliğinizi kurtarmanız için çıkış noktanız olacak. Evliliklerdeki tutkunun ve romantizmin ilk günkü gibi taze kalabilmesi için nelere dikkat edilmeli ve neler yapılmalı bir bakalım…

EVLİLİKTE YAPILMASI GEREKENLERİ ÖĞRENİN…
Her ne kadar flört ve nişanlılık dönemini yaşamış olsanız da, evlendikten sonra yaşanan geçimsizlikler ya da anlaşmazlıklar mutluluğunuzu sekteye uğratmış olabilir. Eğer evliliğinizin istikrarlı bir şekilde gitmesini ve mutlu olmayı istiyorsanız, mutluluk için yapılması gerekenlerin olduğunu unutmamalısınız…
 
DEĞER VERDİĞİNİZİ GÖSTERİN!
İşe ilk olarak, eşinize değer verdiğinizi göstererek başlayın. Bunu gösterebilmek için çok büyük şeyler yapmanıza gerek yok. Hiç beklenmedik bir anda eşinizin yanağına konduracağınız bir öpücük, sıcak bir bakış ya da “Seni özledim!”, “Seni düşünüyorum!” demek, yeterli olacaktır. Her insan gibi eşinizin de takdir edilmekten hoşlanacağını unutmayın. Onu takdir edebilmek için nelere değer verdiğine dikkat etmelisiniz. Bunun yaparken, “Bu gün çok güzelsin”, “Bu kıyafet sana çok yakışmış.” ya da “Sana ihtiyacım var.”, “Bu konuda haklısın.”, “Teşekkür ederim.” ve “Özür dilerim.” gibi cümleleri kullanmayı ihmal etmemelisiniz çünkü “Güzel söz yılanı bile deliğinden çıkarır”.  Bu nedenle, evliliğinizi mahvedecek olan “Keşke!”, “Ben sana söylemiştim!”, “Sen zaten hep böylesin!”, “Bırak, ben yaparım!”, “Bugün canım istemiyor!” gibi cümleleri bir an önce hayatınızdan çıkarmalısınız. Eşinize değer verdiğinizi, ona karşı dürüst olarak, mutluluğunuzu ya da üzüntünüzü paylaşarak, arkadaşlarıyla arkadaş olarak, hobilerine saygı göstererek, onun için kendinizi geliştirerek, kendinizden çok fazla ödün vermeden, oluru olan konularda, fedakârlık yaparak ve kendinize bakarak gösterebilirsiniz. Bunun yanında, zihninizi okumasını beklememeli, genelleme ya da kıyaslama yapmamalı, mükemmeliyetçi olmamalı, aynı anda öfkelenmemeli, aceleci olmamalı ve sorgulamamalısınız.
İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRİN VE KENDİNİZİ VAZGEÇİLMEZ KILIN!
Evlilik, farklı aile yaşantılarından ve kültürlerden gelen iki insanın aynı mekânı ve zamanı artık birlikte paylaşmaya başlamasıyla oluşan sosyal bir kadın ve erkek ilişkisidir. Bu nedenle, iletişim eksikliğinden kaynaklanan ufak tefek problemlerin yaşanması olağandır. Bu problemlerin büyüyüp, çiftin ve ilişkinin yıpranmasına olanak vermemek için birbirinizle konuşmayı ihmal etmemeniz gerekir. Her akşam TV’yi açmadan önce ya da her gece yatağınıza geçince 10-15 dakika gününüzün nasıl geçtiğini anlatabilirsiniz. Bu iletişim, göz ve dokunma temasını güçlendirecektir.  İletişim içinde bulunurken iyi bir dinleyici olmaya özen gösterin, olumsuz eleştiriden kaçının, nasihat vermek ve “Sen hep zaten geç kalırsın!” şeklinde suçlamak yerine; “Senin geç kalman beni çok üzüyor!” cümlesinde olduğu gibi ben dilini kullanmayı ve eşinize dokunmayı asla ihmal etmeyin. Dokunmak, sıcak temasın bir göstergesi olduğu için iletişimi güçlendirecektir.
 
BAŞ BAŞA VAKİT GEÇİRİN…
Bunların dışında, eşinizle birlikte her gün en azından bir öğün yemek yemeli, her hafta baş başa kalabilecek bir şekilde bir yerlere gitmelisiniz. Baş başa içeceğiniz bir kahve esnasında yapacağınız sohbetler ya da uzun yürüyüşler evliliğinizi canlandırmak için birebirdir. Elbette ki, hala makyajınızı yapıyor, kuaföre gidiyor ya da yeni giysiler alıyorsunuzdur. Fakat ara sıra yapacağınız değişiklikler örneğin, saç şeklinizi ya da rengini değiştirmek, tırnaklarınızı uzatmak ya da eşiniz için giyinmek, eşinizin gözünde vazgeçilmez olmanızı sağlayacak önemli etkenlerden bir kaçı olduğunu unutmayın. Her erkek eşinin kendisi için bir şeyler yapmasını bekler ve bundan çok keyif duyar. Bu erkekler içinde böyledir. Yapacağınız sakal değişikliği bile eşinizi baştan çıkarmaya yetecektir. Bunları yaparken “Senin için yaptım!” demeyi de asla unutmayın. İnanın bu çabaya değecek!
 
SEKS HAYATINIZA ÖZEN GÖSTERİN…
Son olarak, seks hayatınızı canlandırıcı birkaç küçük püf noktaya özen göstermelisiniz. Günlük hayat gibi yatak odası da bir süre sonra monotonlaşmaktadır. Evliliğinizin gidişatını değiştirmek, iletişimi güçlendirmek ve kendinizi vazgeçilmez kılmak için cinsel yaşamınıza özen göstermeli, ön sevişmelerinizdeki dokunmaları çoğaltmalı, oral sekse yer vermeli, fantezilerinizi açıkça ifade etmeli, birlikte duş almalı, birbirinize masaj yapmalı, müzik ya da mumlarla yatak odanızın havasını değiştirmelisiniz. İnanın, eşiniz size yeniden âşık olacak…

EVLİ ÇİFTLER AMAN DİKKAT ..!


Herkesin hayalinde mutlu ve sağlıklı bir ilişki yaşamak vardır fakat pek çok kişi birlikteliklerde zaman zaman sorunlar yaşar, yaşadığı sorunların sebeplerini bulamaz ve çıkmaza girebilir. Bu durum hem çifti umutsuzluğa düşürür hem de ilişkilerini sekteye uğratır. Çiftler yorulur ve farkında olmadan birbirlerine ve ilişkilerine gereksiz yere zarar verebilir. Bu nedenle Evliliğin 10 Düşmanı olarak aşağıda sıralanan konulara dikkat edilmesi gerekir.

 

1-KAYINVALİDE SENDROMUNA DİKKAT!

Evliliği olumsuz yönde etkileyen nedenlerin başında gelin-kaynana sorunu geliyor ve bu sorun çiftin evlilik hayatını zannettiklerinden çok daha fazla etkiliyor. Bunun en büyük nedeni ön yargılı olunması. Ülkemizde depresyona girip terapiste giden kadınların %70’i kayınvalide-gelin çatışmasından dolayı şikâyetçi oluyor. Bu konuda kadınların yaptığı en büyük yanlışların başında kayınvalide ile sözlü münakaşaya girmek, düşman olmak, irtibatı azaltmak ve eşe bu konuda baskı yapmak geliyor. Fakat bunların hiç biri çözüm olmuyor, aksine, kayınvalideyi tanıyıp doğru adımlar atmak, çiftin sağlığından olmaması, birbirlerinden nefret etmemesi ve evliliklerini bitme noktasına kadar getirmemesi için yapılması gereken en doğru davranış gibi görünüyor.

 

2-YATAĞINIZI AYIRMAYIN, SEKSİNİZİ CEZALANDIRMAYA KURBAN ETMEYİN!

Haz ve mutluluk kaynağı olan seksin cezalandırmaya kurban edilmemesi gerekiyor. Duygusal, fiziksel ya da cinsel anlamda kırılan kadınların öçlerini almak için eşlerine uyguladıkları bir numaralı cezalardan biri olan yatakta soğuk davranma, evliliği bitiren nedenlerin arasında ikinci sırada yer alıyor. Birçok kadın bu kısıtlamayı yatağını ayırmadan yaparken birçoğu da dozajı artırarak ayrı odalarda yatma cezası verebiliyor. Kadın bu kısıtlamayı getirirken, kendini de cezalandırdığını unutuyor. Doğası gereği her insan kızgınlıktan kaynaklanan aksamalar yaşandığı zaman, partnerinin artık kendisini istemediğini düşünebilir. Bu da olası tartışmaların habercisidir. Çünkü cezalandırmak için bir kereye mahsus yapılan cinsel kısıtlama eylemi, zamanla alışkanlık haline gelebiliyor. Bu nedenle çiftin cinsel kısıtlamanın evliliklerin kaçınılmaz sona gelmesi için ortam hazırladığını unutmaması gerekiyor. Ayrıca erkeklerin içlerindeki sevgiyle ve kadınsı yönle bağlantıya geçme ve bunu partnerlerine ifade etme yollarından biri sekstir. Kadınların bundan yakınmak yerine, bu farkı algılayıp erkeklerin kalplerinin kilidini seksle açmalarında fayda var. Çünkü ‘sevmek’ belki bir şeydir ama ‘sevildiğini bilmek ve hissetmek’ çok şeydir, büyük bir zenginliktir.

 

3-HEYECANIN BİTMESİNE MÜSAADE ETMEYİN…

Çiftlerin evlilik ilişkisinde heyecanın bitmemesi için ellerinden geleni yapmaları gerekiyor. Çok büyük aşk yaşanarak başlayan ilişkinin monotonlaşması ve cinsel arzunun yerini cinsel isteksizliğin alması evliliğin bitmesine yol açan nedenlerden üçüncüsü olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda çiftlerin yaptığı en büyük yanlış durumu kabullenmek oluyor. Bunun yerine çiftin ilişkideki huzuru kaybetmemek için çaba sarf etmesi, küçük sürprizlerle evliliğe hareket getirmesi ve birbirlerine daha çok zaman ayırması için ortak sosyal faaliyetlerde bulunması gerekiyor. Şaşırtmak ise bu süreçte yapılması gereken en önemli davranış gibi görünüyor. Ayrıca sevginin bir ateş olduğunu, ateşin sönmemesi için sürekli beslenmesi yani ilgilenilmesi gerektiğini, aksi takdirde ateşin külleneceğini ve küllenen ateşin alevlenmesinin çok zor olduğunu hiç unutmamak gerekiyor.

 

4-ŞİDDET OLDUĞUNDA TERAPİ ALMAK ŞART…

Şiddet sözün bitti yerdir ve insan hakları ihlalidir. Kadının kendisine ve kişiliğine karşı yapılan saldırı boşanma nedenleri arasında dördüncü sırada yer alıyor. Direk boşanma sebebi olan şiddetti önleyebilmek için çiftin bir evlilik terapistine giderek yardım alması tavsiye edilmektedir.

 

5-AYRILMA VE BOŞANMA KELİMELERİNİ AĞIZA SAKIZ YAPMAMAK GEREKİYOR…

Ayrılma ve boşanma kelimelerinin ağza sakız yapılmaması gerekiyor. Evliliklerin sonlandırılmasının bir diğer nedeni de ‘Bitti!’, ‘Ayrılalım!’, ‘Boşanalım!’ gibi kelimelerinin ağızdan hiç düşürülmemesidir. Nasıl ki bir şeyin 40 defa söylenince gerçekleşeceğine inanılıyorsa, devamlı ayrılık laflarını kullanmak da ayrılık getirebiliyor. Her tartışmanın sonuna ayrılık cümlelerini eklemek,  çiftin bilinçdışında yer ederek kendilerini ayrılığa odaklamalarına yol açabilir. Bu nedenle çiftin enerjisini ilişkiyi bitirmek yerine sorunun üstesinden gelebilmek adına kullanmalarında fayda var.

 

6-İLETİŞİM SANATI ZAMANLA ÖĞRENİLEBİLİYOR…

İletişim bir sanattır ve bu sanat zamanla öğrenilebiliyor. Hemen hemen her çift konuşamamaktan yakınır ve evliliği bitiren sebeplerin başında iletişim sorunları gelir. Oysa iletişim hayatı devam ettirebilmek için su içme kadar gerekli olan bir eylemdir. Çünkü iletişim ilişkinin sağlam temellerini oluşturmaya yarayan en büyük etmendir. Evliliklerde yaşanan iletişim sorunları çiftin birbirini ve ilişkisini çevresindekilerle kıyaslaması, birbirinin sözünü kesmesi ya da yüksek sesle partnerini bastırmaya çalışması ve genelleme yapmasıdır. Son zamanların en çok kullanılan cümlelerinden biri olan ‘Konuşacak bir şey bulamıyorum!’ cümlesi bu açıdan çok manidardır. Çift aklına gelebilecek her şeyi birbiriyle paylaşmalıdır, böylece aralarındaki bağ güçlenecektir. Unutmayın ki, paylaşmak güzeldir!

 

7-SORUMLULUKTAN KAÇMAK YERİNE SORUMLULUK ALMAK GEREKİYOR…

Evlilik ilişkisinde sorumluluktan kaçmak yerine sorumluluk almak gerekiyor. Özellikle çalışan çiftlerin karşılaştıkları zorluklardan biri de evlilik yükünün tek tarafa yüklenmesidir. Ev işleri, çocuk bakımı, alışveriş ya da fatura ödemelerinin tek tarafa yüklenmesi kişiyi aşırı strese sokuyor ve öfkelendiriyor. Bu da evliliğe yansıyor ve evlilik bağının kopmasına neden olabiliyor. Burada yapılması gereken, kadın erkek ayrımı yapmaksızın yapılacak işleri ortaklaşa yapmak olmalıdır.

 

8-İNATLAŞMA KONUSUNDA İNAT OLMAMAK GEREKİYOR…

İnatlaşma konusunda inat olmamak gerekiyor. Kişinin kendi hâkimiyetini kabul ettirebilmek için inatlaşma adı altında karşı tarafa baskı kurması sık karşılaşılan bir durumdur. Bu da çiftin birbirinden soğumasına neden olan ve ilgisizliğin ortaya çıkmasına yol açan bir harekettir. Bu durum evin içerisinde savaş çıkmasına neden olacağı gibi evliliğin sekizinci önemli düşmanıdır.  Oysaki evliliklerde zaman zaman kadının zaman zaman ise erkeğin sözü geçmelidir.

 

9-KISKANÇLIK BAHARAT GİBİDİR, AZI KARAR, ÇOĞU ZARARDIR…

Kıskançlık baharat gibidir, azı karar, çoğu zarardır. Sahip olduğunu kaybetme korkusuyla açığa çıkan kıskançlık duygusu patolojik olabiliyor, evlilikleri ve çiftin ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Kıskançlık kişinin içinde barındırdığı bir duyguyla ortaya çıkabildiği gibi, eşin düşüncesizce yaptığı eylem sonucu da gelişebiliyor. Patolojik kıskançlık nedeniyle kişi, kuşkucu davranarak eşini evden ve kendisinden soğutabiliyor, savunmaya geçen eşle ciddi tartışmalara girebiliyor ve evliliğini bitme noktasına getirebiliyor. Bu durumda yapılması gereken şey sakin, sabırlı, açık ve net olmak gibi görünüyor. Oysa kıskançlık bir baharat gibidir, nasıl ki baharatın azı yemeğe tat verir, fazlası yemeği yenemez hale getirirse, kıskançlıkta dozunda ilişkiyi sıcak tutar, dozu aşılınca soğutur.

 

10-ALDATMA BİR YOL KAZASIDIR…

Bir yol kazası olan aldatma evliliği bitiren sebeplerin başında geliyor. Aldatma meydana geldiğinde misilleme yapmak, duyguları bastırmak, yüze vurmak ve ayrıntılara dalmak yerine ‘Aldatılmak bana neyi öğretti?’ diye sorabilmek ve bir evlilik terapistinden yardım almak en bilgece yaklaşım olacaktır.

ÇOCUK DEYİP GEÇMEYİN...


Çocukların birbirini iyileştirme gücü;

Uzun zamandır çocuklarla da çalışıyorum ve her yeni gün onlardan başka şeyler öğreniyorum. Çocukların dünyası gerçekten inanılmaz derecede onarıcı. Oyunlarında ortaya çıkan duyguları, çözümsüzlükleri ve davranışları, onların ne tarz sıkıntılar yaşadığını net olarak ortaya koyuyor. Çocuk dünyası aslında hem olabildiğince basit hem de ailelerin anlayamadığı ölçüde de zor bir dünya. Aileler onların basit dünyalarına inemedikçe bu süreci oldukça zor bir süreç olarak tanımlıyorlar. Çocuklarımızın duygularını anlamak ve tanımlamak, onlara bu duygularını yansıtmak, onların içinde yaşadığı duyguyu netleştirmelerine sebep olur ve yaşadığını tanımlayabilen çocuk ifade edebilir ve ifade edilen bir çok şey de sıkıntı olmaktan çıkar.
Eğer çocuğunuzla ilgili herhangi bir konuda sıkıntı yaşıyorsanız;

Bir uzmandan mutlaka destek alınız. Hatta çocuğunuzun periyodik gelişimini bir uzmanla birlikte ayda bir görüşmeler şeklinde takip ediniz.

Çocuklarınız için mutlaka çocuk gelişimi kitapları okuyup bunu çevrenizdekilerle birlikte yorumlayınız.

Huyu böyle, babasına çekmiş, karakter meselesi deyip geçmeyiniz çünkü çocuğun yaşadığı her sıkıntının yaşamsal bir kökeni vardır.

Aile içinde huzursuzluk varsa, çocuğunuzun bundan etkilenmemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Eğer ailevi sorunlar yaşıyorsanız, eşler arası çatışmalar varsa ve çocuğunuz 2 yaşını doldurmuşsa hemen bir kreş arayışına giriniz. Çocuklar evde anne babalarından alamadıkları duygusal enerjiyi kreşte yaşıtlarından alacaktır. Çocuğunuz evde yaşadığı sıkıntılarını yaşıtları üzerinden onarmaya başlayacaktır çünkü onlar birbirinin duygu ve düşüncelerini çok güzel anlar ve onarırlar.

 

İKİ GÖNÜL BİR OLUNCA SAMANLIK HER ZAMAN SEYRAN OLMAYABİLİYOR...!!!


Evlenmeye hazırlanan çiftler birbirlerinden yaşam boyu sevgi, bağlılık, güven, cinsellik, neslin devamı, arkadaşlık ve benzeri birçok farklı ihtiyaçlarının doyurulmasını ve sonuçta mutlu olmayı bekliyor. Evlilik, erkek ve kadın arasında toplumsal olarak onaylanan yasal bir ilişki biçimidir. Ömür boyu beraber ve mutlu olmak için başlanılmış bu birlikteliklerin bir kısmında, maalesef, kısa bir süre sonra sorunlar çıkmaya başlıyor. Bu sorunların temelinde çoğunlukla çiftlerin evlilik öncesi birbirlerini iyi tanımamaları yatıyor. Birbirlerini yeterince tanıdıklarını düşünen çiftler bile, evlenip bir çatı altında yaşamaya başladıktan sonra o güne kadar farkına varmadıkları noktaların var olduğunu ve iki gönül bir olunca samanlığın her zaman seyran olmadığını anlıyorlar. Ortaya çıkan çatışmaları çözümleme becerisi gösteremeyen çiftler, giderek birbirlerine yabancılaşıyor ve süre uzadıkça sorunları çözmek profesyoneller için bile çok zor bir hale gelebiliyor.
Gelecek nesilleri evlilikten soğutuyoruz
Mutlu bir evlilikle mutlu bir cinselliğin birbirine sıkıca bağlı kavramlar olduğunu her zaman ifade ediyoruz. Evlilik öncesi süreçte çiftlerin birbirlerini iyi tanımamaları, evlilikle ilgili gerçekçi beklentiler oluşturmamaları, eşiyle etkili iletişim kurma yollarını ve ortaya çıkabilecek sorunlarla nasıl baş edileceklerini bilmemeleri evliliğe iyi bir başlangıç yapmayı engelleyebiliyor. Bu sürecin böyle yaşanması çiftlerin sağlıklı cinselliğin nasıl yaşanacağını bilmemelerinden, iletişim teknikleri konusunda bilgi sahibi olmamalarından, anne-baba olmayı öğrenmediklerinden veya evlilik öncesi danışma ve rehberlik hizmeti almamalarından kaynaklanabiliyor. Bu tür evlilikler, sadece eşleri değil varsa çocukları, diğer aile bireylerini ve yakın çevreyi, yani bir anlamda toplumu da olumsuz etkileyebiliyor. Eşlerin, sağlıklı gitmeyen beraberlikler için yardım almamaları hatta bunu evlilik sürecinde yaşanılması kaçınılmaz doğal bir süreç gibi algılamaları sadece kendi yaşantılarını değil; onlarla birlikte büyüyen çocukları da etkileyebildiği için gelecek nesillerin evlilikten kaçınmalarının da tohumları atılabiliyor. Yani farkında olmadan gelecek nesilleri evlilikten soğutuyoruz. Artık lise düzeyindeki eğitimin her birey için zorunlu hale getirilmesinin planlandığı ülkemizde, ne yazık ki eğitimin önce evde başladığı gerçeği unutuluyor.
Huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için eğitim şart
Evlilik öncesi eğitim gereklidir. Evlilik öncesi eğitim alan çiftler, almayanlara göre iletişim ve sorun çözme hatalarını daha az yapıyorlar. Aile birliği, sağlıklı ve güçlü olduğu takdirde tüm fırtınaları atlatabiliyor ve sağlıklı bireyleri topluma kazandırabiliyor. Mutlu ve sağlıklı evliliğin bir yolu evlenmeden önce bu konuda eğitim almaktır. Aile ve evlilik hayatına başlamadan önce farkettiğiniz sıkıntılar varsa bunun için bir çift terapistinden destek almanızda fayda var.Yani huzurlu insan, sağlıklı cinsellik, mutlu bir evlilik ve aile yaşantısı için eğitim şart.

EVLİLİĞİNİZİ KURTARIN !!!

 
 Evliliğinizde yolunda gitmeyen bir şeyler mi var? Yoksa çabalarınızın artık sonuç vermediğini ve eşinizin sizi anlamadığını mı düşünüyorsunuz? Hemen pes etmeyin! Mutlu günleriniz eskide kalmadı. Sizi mutlu eden ve hayattan zevk almanızı sağlayan evliliğinizde yaşadığınız ilişkinin olduğunu asla unutmayın. Bu kadar zamandır eşinizle yaşadıklarınız, paylaştıklarınız ve biriktirdiğiniz güzel anılar, evliliğinizi kurtarmanız için çıkış noktanız olacak.
Evliliklerdeki tutkunun ve romantizmin ilk günkü gibi taze kalabilmesi için nelere dikkat edilmeli ve neler yapılmalı bir bakalım…


                      EVLİLİKTE YAPILMASI GEREKENLERİ ÖĞRENİN…

Her ne kadar flört ve nişanlılık dönemini yaşamış olsanız da, evlendikten sonra yaşanan geçimsizlikler ya da anlaşmazlıklar mutluluğunuzu sekteye uğratmış olabilir. Eğer evliliğinizin istikrarlı bir şekilde gitmesini ve mutlu olmayı istiyorsanız, mutluluk için yapılması gerekenlerin olduğunu unutmamalısınız…


DEĞER VERDİĞİNİZİ GÖSTERİN!

İşe ilk olarak, eşinize değer verdiğinizi göstererek başlayın. Bunu gösterebilmek için çok büyük şeyler yapmanıza gerek yok. Hiç beklenmedik bir anda eşinizin yanağına konduracağınız bir öpücük, sıcak bir bakış ya da “Seni özledim!”, “Seni düşünüyorum!” demek, yeterli olacaktır. Her insan gibi eşinizin de takdir edilmekten hoşlanacağını unutmayın. Onu takdir edebilmek için nelere değer verdiğine dikkat etmelisiniz. Bunun yaparken, “Bu gün çok güzelsin”, “Bu kıyafet sana çok yakışmış.” ya da “Sana ihtiyacım var.”, “Bu konuda haklısın.”, “Teşekkür ederim.” ve “Özür dilerim.” gibi cümleleri kullanmayı ihmal etmemelisiniz çünkü “Güzel söz yılanı bile deliğinden çıkarır”. Bu nedenle, evliliğinizi mahvedecek olan “Keşke!”, “Ben sana söylemiştim!”, “Sen zaten hep böylesin!”, “Bırak, ben yaparım!”, “Bugün canım istemiyor!” gibi cümleleri bir an önce hayatınızdan çıkarmalısınız. Eşinize değer verdiğinizi, ona karşı dürüst olarak, mutluluğunuzu ya da üzüntünüzü paylaşarak, arkadaşlarıyla arkadaş olarak, hobilerine saygı göstererek, onun için kendinizi geliştirerek, kendinizden çok fazla ödün vermeden, oluru olan konularda, fedakârlık yaparak ve kendinize bakarak gösterebilirsiniz. Bunun yanında, zihninizi okumasını beklememeli, genelleme ya da kıyaslama yapmamalı, mükemmeliyetçi olmamalı, aynı anda öfkelenmemeli, aceleci olmamalı ve sorgulamamalısınız.

İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRİN VE KENDİNİZİ VAZGEÇİLMEZ KILIN!

Evlilik, farklı aile yaşantılarından ve kültürlerden gelen iki insanın aynı mekânı ve zamanı artık birlikte paylaşmaya başlamasıyla oluşan sosyal bir kadın ve erkek ilişkisidir. Bu nedenle, iletişim eksikliğinden kaynaklanan ufak tefek problemlerin yaşanması olağandır. Bu problemlerin büyüyüp, çiftin ve ilişkinin yıpranmasına olanak vermemek için birbirinizle konuşmayı ihmal etmemeniz gerekir. Her akşam TV’yi açmadan önce ya da her gece yatağınıza geçince 10-15 dakika gününüzün nasıl geçtiğini anlatabilirsiniz. Bu iletişim, göz ve dokunma temasını güçlendirecektir. İletişim içinde bulunurken iyi bir dinleyici olmaya özen gösterin, olumsuz eleştiriden kaçının, nasihat vermek ve “Sen hep zaten geç kalırsın!” şeklinde suçlamak yerine; “Senin geç kalman beni çok üzüyor!” cümlesinde olduğu gibi ben dilini kullanmayı ve eşinize dokunmayı asla ihmal etmeyin. Dokunmak, sıcak temasın bir göstergesi olduğu için iletişimi güçlendirecektir.

BAŞBAŞA VAKİT GEÇİRİN…
Bunların dışında, eşinizle birlikte her gün en azından bir öğün yemek yemeli, her hafta baş başa kalabilecek bir şekilde bir yerlere gitmelisiniz. Baş başa içeceğiniz bir kahve esnasında yapacağınız sohbetler ya da uzun yürüyüşler evliliğinizi canlandırmak için birebirdir. Elbette ki, hala makyajınızı yapıyor, kuaföre gidiyor ya da yeni giysiler alıyorsunuzdur. Fakat ara sıra yapacağınız değişiklikler örneğin, saç şeklinizi ya da rengini değiştirmek, tırnaklarınızı uzatmak ya da eşiniz için giyinmek, eşinizin gözünde vazgeçilmez olmanızı sağlayacak önemli etkenlerden bir kaçı olduğunu unutmayın. Her erkek eşinin kendisi için bir şeyler yapmasını bekler ve bundan çok keyif duyar. Bu erkekler içinde böyledir. Yapacağınız sakal değişikliği bile eşinizi baştan çıkarmaya yetecektir. Bunları yaparken “Senin için yaptım!” demeyi de asla unutmayın. İnanın bu çabaya değecek!

SEKS HAYATINIZA ÖZEN GÖSTERİN…

Son olarak, seks hayatınızı canlandırıcı birkaç küçük püf noktaya özen göstermelisiniz. Günlük hayat gibi yatak odası da bir süre sonra monotonlaşmaktadır. Evliliğinizin gidişatını değiştirmek, iletişimi güçlendirmek ve kendinizi vazgeçilmez kılmak için cinsel yaşamınıza özen göstermeli, ön sevişmelerinizdeki dokunmaları çoğaltmalı, oral sekse yer vermeli, fantezilerinizi açıkça ifade etmeli, birlikte duş almalı, birbirinize masaj yapmalı, müzik ya da mumlarla yatak odanızın havasını değiştirmelisiniz. İnanın, eşiniz size yeniden âşık olacak…
 

VAJİNİSMUS KİMLERDE GÖRÜLÜR?


Vajinismusun birden fazla nedeni olabilir, en sık görülen nedeni ilk ilişkide aşırı derecede acı ve ağrı duyulacağı ve kanama olacağı korkusudur. Toplumumuzda kız çocukları cinselliği ayıp, günah, yasak olarak algılayarak, kendi bedenleri ve cinsel organları konusunda neredeyse hiç bilgi edinemeden büyümektedirler. Ailelerin bu konuda bilinçli davranmamaları vajinismusu tetiklemektedir.  Buna kızlık zarı ile ilgili abartılı ve yanlış inanışlar da eklenince ilk gece sorun çıkması kaçınılmaz olmaktadır.
 
 

Kadının vajinismusu yaşaması için mutlaka bir taciz ya da tecavüz öyküsünün olması gerekmiyor. Yine de birçok vakanın küçüklükte özellikle yakın aile çevresindeki ağabey ya da amca olarak bilinen kişilerden fiziksel ya da sözel cinsel ima içeren davranışlara ya da görüntülere maruz kalmış olduğunu terapi sürecinde öğrenmekteyiz. Danışanın çocukluğunda yaşadığı bu talihsiz olaylar duygusal anlamda yer etmekte ve onun ileriki yaşlarda cinsel yaşantısını olumsuz etkilediğini görmekteyiz
 
 
 

Vajinismusun tedavisi cinsel terapi ile %100 mümkündür. Cinsel terapi sürecinde özellikle vajinismusun sadece kadının sorunu olarak değil çiftin ortak sorunu olarak algılanması ve çiftin cinsellikle ilgili bakış açılarının ve yanlış inanışların giderilip yerine doğru bilgilerin verilmesi üzerinde duruyoruz. Bilişsel yeniden yapılandırma adını verdiğimiz bu sürece, bir takım evde uygulanan ödevleri de dâhil ettiğimizde sorun kısa sürede çözülüyor.
 

Kızlık zarını aldırmak vajinismusu tedavi etmez. Normal şartlarda kızlık zarı cinsel ilişkiye bir engel teşkil etmez,  kadının korkusu giderilmeden sadece kızlık zarının alınması faydalı olmayacaktır.
 

Vajinismus cinsel terapiyle tedavi edildikten sonra tekrarlamaz. Eğer kadın korkularıyla tam olarak yüzleşmiş, cinselliği korkulacak ve kaçınılacak bir şey olarak değil zevkin ve sevginin paylaşımı olarak algılamaya başlamışsa vajinismusun tekrarlaması gibi bir durum söz konusu olmaz.
 

Vajnismuslu kadınlar tedaviye başvurma konusunda oldukça dirençliler ve çoğu zaman yıllar geçtikten sonra ve çocuk sahibi olmaları konusunda çevreden gelen baskıya artık dayanamaz duruma gelince tedaviye geliyorlar.



Vajinismus her eğitim ve kültür seviyesinden kadında ortak olarak yaşanan içsel bir korkudur. Özellikle üniversite mezunu hatta doktora düzeyinde eğitim almış kadınlarda vajinismus görülmekte ve tahmin edilenin aksine bu kadınlar tedaviye de daha çok direnç göstermektedirler.
Cinsel İlişkiye girememe -vajinusmus sıklıkla psikolojik kaygı ve endişelerden yıllar içerisinde genellikle uzun süreli kronik bir zeminde gelişim göstermektedir

VAJİNİSMUS'un ÇÖZÜMÜ VAR MIDIR?

Bir erteleme ve kaçınma hastalığı olan vajinismusun %100 çözümü vardır, rahat olun, umutsuzluğa kapılmayın. Genellikle toplumumuzda vajinismusun sık görülmesinin en önemli nedenlerinden biri, genç kızlarımızdaki ilk gece korkusudur. İlk gecenin çok acılı, ağrılı geçeceği, çok kanama olacağı ve vajinanın penisi içine alamayacak kadar dar olduğu düşüncesi, kadının cinsel ilişki sırasında kasılmasına ve ilişkiyi reddetmesine neden olur. Oysaki vajina cinsel ilişki sırasında erkeğin penisinin büyüklüğü ya da küçüklüğüne göre kendini hazırlar. Vajina esneyebilen, genişleyebilen ve uzayabilen bir organdır yani vajinismus, genital organların anormalliğinden dolayı değildir. Ayrıca normal şartlar altında normal bir kızlık zarı kanamaz, delinmez, patlamaz, yırtılmaz, cinsel ilişki ağrı ve acı yapmaz. Yani rahatsanız, kendinizi kasmazsanız, sulanmanız tam olmuş ise ilk gecede yüzüncü gece de ağrı, acı ve kanamanız olmaz. Vajinismusun terapisinde, kadında ve erkekte varolan yanlış bilgilerin yerini yeni ve doğru bilgilerin alması sağlanır. Verilen bir takım ev ödevleriyle de çiftin arasındaki yakınlık arttırılır ve aşama aşama cinsel birleşmeye doğru gidilir. Şu an yalnız olmanız ve bir partnerinizin olmaması tedaviye başlamanıza engel değildir. Çünkü vajinismus kafada başlar, ancak kişi neden vajinismus yaşadığını anladığında kafada biter, ondan sonrası teferruattır, bunu da bir partneriniz olduğunda birlikte halledebilirsiniz, rahat olun. Ayrıca vajinismuslu kadınların genellikle cinselliğe, kendi bedenlerine ve cinsel organlarına olan bakış açılarında da bir takım olumsuzluklar mevcut olduğu için, cinsel terapi kadının özsaygısını kazanması, kendini ve bedenini sevip olduğu gibi kabul etmesi için de yararlı olacaktır.

HERKES GEÇMİŞİNİN TEKRARINI YAŞAR...!!

“Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla. Zaman hala uçup gidiyor. Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor.”
Ölü Ozanlar Derneği

Şu an ve şimdi; geçmişin bir tekrarıdır, zaman, mekân ve oyuncular değişse bile roller hep aynıdır. Yani yaşanan ruhsal ve bedensel sorun ne olursa olsun, kişinin iç dünyasının dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kişinin yaşadığı tüm deneyimler, geçmişin bir tekrarıdır, geçmişe dayanan düşünce ve inançların bir ürünüdür. Kişi büyüdüğünde,bilinçdışı olarak, çocukluğundaki yaşamının duygusal ortamını yeniden yaratma veya kurma eğilimi içindedir. Bu eğilim gerçekte, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece kişinin içindeki bilinçdışı bir yuvadır. Kişi bu yuvada;
—bir ötekiyle olan bireysel ilişkilerinde anne veya babasıyla kurmuş olduğu ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma,
—tercih etme şansı varsa, annesine veya babasına benzeyen sevgili, eş ya da patron seçme,
—anne ve babasının kendisine gösterdiği davranışları kendisine aynen uygulama (kendisini aynı şekilde suçlama ve cezalandırma),
—anne ve babayla hemen hemen aynı kelimeleri kullanma,
—kendisini sevmeyi ve desteklemeyi de aynı anne veya babanın yaptığı şekilde yapma, vb. eğilimler içinde olacaktır.
Eğer kişi çocukluğunda sevilmemiş ve desteklenmemişse; “hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun” “hep senin hatan” şeklindeki cümleleri sık duymuştur. Bu cümleler de kişinin ileriki yaşamında sıkıntılara yol açabilir. Ama kişi tüm bunlar için, anne veya babasını suçlamamalıdır. “Hepimiz, kurbanların kurbanlarıyız” sözünü hatırlayarak, anne veya babasının da kendi anne veya babalarının bir kurbanı olduğunu bilmelidir. Çünkü eğer kişi her şeyin umutsuz, kendisinin de kurban olduğu inancı­nı seçerse, evren de bu inanca “evet” diyecektir. Anne kendini sevmeyi bil­miyorsa, baba kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların da çocuklarına kendi­ni sevmeyi öğretmesi de imkansız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabilecekleri­nin en iyisini yapmaya çalışmışlardır. Bu nedenle suçlamak yerine sorumluluk almak, anne veya babayı anla­mak, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturup neler yaşadıklarını hissetmek önemlidir. Eğer kişi onları anlayışla dinleyebiliyorsa, onların korkularının ve katı kurallarının gerçekten nereden geldiğini anlama ve hissetme şansı bulacaktır, onların kendisi kadar korku dolu olduklarını ve her şeyin bir tekrar olduğunu görebilecektir. Kişi hayatının sorumluluğunu alarak seçimlerini bilinçdışı ve otomatik olarak yapma yerine kendi yaparsa bu tekrarı bozabilir, kaderini kendi yazabilir. Kader, seçimlerimizin bir sonucudur. İnsan sürekli gelişim ve değişim içindedir. Bu süreçte kişinin geçmişe karşı tutumunu değiştirmesi çok önemlidir. Çünkü geçmiş yaşanmış ve bitmiştir. Bunu değiştirmek imkansızdır ama kişi geç­miş hakkındaki düşüncelerini değiştirebilir. Yani kişi geçmişte birisi tarafından incitildiği için, şimdiki hayatında farkında olmadan kendini cezalandırıyor olabilir. Bu nedenle kırgınlıklar çok derin olsa da, kişi bu kırgınlıkları daha da derinleşmeden çözmeye başlamalıdır, ruhsal ve bedensel sağlığını yitirene ya da ölüm yatağına düşeceği ana kadar beklememelidir. Beklerse panik havasına girebilir. Kişi panik içinde olduğu anlarda, düşüncelerini kendini iyileştirme konusuna yoğunlaştıramaz, önce korku­larını yenmek için zaman harcamak zorunda kalır.

SOSYAL FOBİ TANI VE TEDAVİSİ


Sosyal Fobi
“Hayat ileriye doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır.”
Søren Kierkegaard
 
Fobi “korku” demektir. Yunanca kökenli bir kelimedir. Psikolojide gerçekçi olmayan, akıl dışı ve aşırı korkular için kullanılır.
Utanç verici bir duruma düşmekten, eleştirilmekten, reddedilmekten, beğenilmemekten, onaylanmayacak bir davranışta bulunmaktan, alay edilmekten, rezil olmaktan, olumsuz olarak değerlendirilmekten duyulan korkuya “sosyal fobi” denir. Anksiyete yani kaygı bozukluklarından biridir ve “sosyal kaygı bozukluğu” olarak da isimlendirilir.
Sosyal fobinin temelinde “onaylanmama korkusu” vardır ve “başkaları ne der?” sorusu arttıkça sosyal fobiye yatkınlık da artar. Bu nedenle sosyal fobinin temel özelliklerinden biri, başka insanların bulunduğu ortamlarda “aşırı heyecan duymak” ve dış odaklı bir sisteme bağlı “erken boşalma” şeklindedir.
Sosyal Fobinin Belirtileri
A-Fizyolojik Belirtiler: Yüz kızarması, ses titremesi, ağız kuruması, kalp çarpıntısı, nefes kesilmesi, ellerde titreme, terleme, nefes darlığı, titreme, vb.
B-Zihinsel Belirtiler:Kendimi bir türlü kontrol edemiyorum, güçsüzüm, konuşamayacağım, tutulup kalacağım, yetersizim, çirkinim, herkes bana bakıyor, herkes beni eleştiriyor, küçük düşebilirim, çok rahat davranmalıyım, kusursuz görünmeliyim, kimseyi gücendirmemeliyim, beğenilmiyorum, sevilmeye layık değilim, mükemmel olmalıyım, asla hata yapmamalıyım, kaygılı olduğumu belli etmemeliyim, herkesin beğenisini kazanmalıyım, vb.
C-Davranışsal Belirtiler: Korkulan ortama girmeme, hayallere dalma, konuyu değiştirme, korkulan ortamı terk etme, göz temasından kaçınma, ilgisiz şeyler düşünme, alkol kullanma vb.
Ortamda bulunan başka kişi veya kişiler, özellikle de yabancı kişiler, sosyal fobi hastasının şiddetli bir kaygı, sıkıntı, huzursuzluk ve utangaçlık duymasına yol açabilir. Bu durumda yukarıdaki belirtilerin bir kısmını veya tamamını görülebilir.
Aile üyeleri arasında ve kendi evlerinde rahat olsalar da, sosyal fobili kişilerin en büyük korkusu, topluluk önünde konuşmak ve yemek yemektir. Pek çok sosyal fobili kişi, devlet dairesine veya bankaya gidip rutin işlerini yaptıramazlar. Okulda sosyal fobili öğrenci için, soru sorulduğunda kalkıp cevap vermesi, öğretmen için ise ders anlatmak büyük bir işkencedir. Makam mevki sahibi kişilerin karşısında zorlanırlar ve konuşamazlar. Bazıları telefonla bile konuşamaz. Hatta ağır vakaların biletçiden otobüs bileti almaya, sokağa çıkmaya veya bakkala gitmeye bile tahammülleri yoktur. Sonunda kendilerini eve hapsederler, okulda başarısız olurlar, iş hayatları sona erer. Ayrıca karşı cinsle konuşmak da sosyal fobili kişiler için çok zordur ve bu yüzden sosyal fobili kişiler arasında bekârlık oranı yüksektir. Cinsel yaşam, eğitim ve iş başarıları, hayatta gösterdikleri performans genelde düşüktür. Öte yandan radyo ve televizyonda sunuculuk yapan ve başarılı olan çok sayıda iyileşmiş sosyal fobili hasta olduğunu da belirtmeliyim.
Sosyal fobili kişiler, kendiyle konuşanı işitmezden gelme, gözünü kaçırma, hastalanma, sosyal etkinliklere katılmayı reddetme gibi kaçınma davranışları geliştirirler.
DSM 4’e Göre Sosyal Fobi Tanısı
A. Sosyal ortamlarda ya da performans gerektiren durumlarda veya tanımadık insanlar önünde ortaya çıkan belirgin ve inatçı korku. Kişi aşağılanmasına veya utanmasına neden olacak biçimde davranacağından yada kaygı belirtileri göstereceğinden korkar.
B. Korkulan toplumsal durumla karşılaşma hemen her zaman kaygı doğurur, bu da duruma bağlı ya da durumsal olarak yatkınlık gösterilen bir panik atağı biçimini alabilir.
C. Kişi, korkusunun aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir.
D. Korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlardan kaçınılır ya da yoğun kaygı yada sıkıntıyla bunlara katlanılır.
E. 18 yaşının altındakilerde süresi en az 6 aydır.
F. Korku ya da kaçınma bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanmaz.
G. Genel tıbbi bir durum ya da başka bir mental bozukluk varsa bile A tanı ölçütünde sözü edilen korku bununla ilişkisizdir.
Sosyal Fobi Kimlerde Görülür?
Sosyal fobinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu bilmeme ve bozukluğu kişiliklerinin bir parçası olarak görme anlayışından dolayı, belirtiler başladıktan 15–20 yıl sonra doktora başvururlar. Sosyal fobi, genellikle ergenlik yıllarında (13–24 yaşları arasında) başlar. 25 yaşından sonra başlayan sosyal fobi vakası çok nadirdir. Kadınlarda 1,5–2 kat daha fazla görülür. Ama sosyal fobi yüzünden doktora başvuranlar daha çok erkeklerdir.
Sosyal Fobi Tipleri
1-Performans Tipi: Toplulukta konuşma, sınıfta sesli okuma, sorulara cevap verme vb. performans gerektiren durumlarda görülen tiptir.
2-Etkileşimsel Tip: Sohbete katılma, konuşma, parti gibi etkinliklerine katılma vb. başkalarıyla etkileşim halinde olmayı gerektiren durumlarda görülen tiptir.
3-Yaygınlaşmış Tip: Yukarıdaki tiplerin karışımının kronikleşmiş halidir. Depresyon ve alkolizmle birlikte sık görülür.
Sosyal Fobinin Nedenleri
Bir çocuğun içinde “sen değersizsin, dövülecek bir nesnesin, sevilmeye layık değilsin” mesajının yer etmesi için, ezilmesi, dövülmesi veya aşağılanıp küçük görülmesi gerekir. Korku merkezli bir disiplin anlayışı ile yetiştirilen, alay edilen ve kendisini ezilmiş hisseden kişi, insanlarla iletişim kurarken rahat davranmakta zorlanır ve çekingen bir kimliğe bürünebilir. Bu nedenle, ebeveynlerin aşırı disiplinli olması ve ailenin işbirliğinden uzak tutumlarının olması en önemli sosyal fobi nedenleri arasındadır. Yakın akrabaları arasında sosyal fobili kişi olanların, bu hastalığa yakalanma riski olmayanlara göre biraz daha yüksektir. Genellikle kendine güven duymayan, utangaç, çekingen, reddedilmeye çok duyarlı kişilerde sık görülür. Araştırıldığında, beyin faaliyetlerinde bir bozukluk olduğu görülür.
Sosyal Fobi Beraberinde Görülebilecek Diğer Psikiyatrik Durumlar
—Erken boşalma,
—Panik bozukluğu,
—Depresif bozukluklar,
—Alkol-madde kullanım bozuklukları,
—Obsesif kompulsif bozukluk,
—Somatoform bozukluklar,
—Çekingen kişilik bozukluğu.
Sosyal fobi günümüzde oldukça iyi tedavi edilen bir hastalıktır. Sosyal fobinin tedavisinde ki silahlarımız şunlardır:
—İlaç Tedavisi: Günümüzde sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili olan, bağımlılık yapmayan, uyku-sersemlik gibi yan etkilere yol açmayan ve kalıcı düzelme sağlayabilen birtakım ilaçlar vardır. İyi bir ilaç tedavisiyle kimi zaman psikoterapiye dahi gerek kalmadan kişi dertlerinden kurtulmaktadır.
—Psikoterapi: Sosyal fobi tedavisinde oldukça etkilidir. Sosyal fobiklerde genellikle “bilişsel-davranışçı terapi” denilen psikoterapi yöntemi uygulanmaktadır. “Korkulan duruma kademeli olarak maruz bırakma tekniği” uygulanır. Kaygı duyguların ve kaygıya karşı bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki zihniyeti ortaya koyma, başa çıkma stratejileri geliştirme, self – değerlendirme ve self – pekiştirme, kendi kendini eğitme ve gerçekçi beklentiler geliştirme gibi bilişsel teknikler ve model olma, üstüne gitme, rol oynama, gevşeme eğitimi ve pekiştirme gibi davranışçı teknikler kullanılır. Ayrıca sosyal etkileşimi başlatma, sohbet başlatma ve sürdürme, girişkenlik eğitimi ve sürekli pratik yapma gibi sosyal beceri eğitimleri uygulanır. Girişimciliği ödüllendirme / kaygıyı söndürme stratejileri, ebeveynin duygusal ve kaygılı tepkilerini değerlendirme, iletişim ve problem çözme ve ebeveyn eğitimi gibi aile tedavileri de faydalıdır.
—Hipnoterapi
—Gevşeme Egzersizleri
—Grup Terapisi: Akran desteğini oluşturma, model olma, pekiştirici fırsatlar, kaynakları paylaşma ve yardım etme davranışları gibi grup terapisi teknikleri kullanılır.
Çekingen Kişilik Bozukluğu
 
Sosyal fobiyle aynı kategoridedir. Sosyal becerilerde yetersizlik inancı, kendine güven eksikliği, düşük özsaygı, kabul göreceğinden emin olmadıkça sosyal ilişkiye girmekten kaçınma gibi belirtileri içerir.
Son olarak sosyal fobili kişilere tavsiyemiz; korkularını kabullenmeleridir. Korktukları için kendilerini asla suçlamamalı ama aynı zamanda cesur olmalarıdır. Unutmayın, cesaret; korkusuzluk değil, korkuya rağmen korkulan şeyin üzerine gidebilme gücüdür.