HERKES GEÇMİŞİNİN TEKRARINI YAŞAR...!!

“Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla. Zaman hala uçup gidiyor. Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor.”
Ölü Ozanlar Derneği

Şu an ve şimdi; geçmişin bir tekrarıdır, zaman, mekân ve oyuncular değişse bile roller hep aynıdır. Yani yaşanan ruhsal ve bedensel sorun ne olursa olsun, kişinin iç dünyasının dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kişinin yaşadığı tüm deneyimler, geçmişin bir tekrarıdır, geçmişe dayanan düşünce ve inançların bir ürünüdür. Kişi büyüdüğünde,bilinçdışı olarak, çocukluğundaki yaşamının duygusal ortamını yeniden yaratma veya kurma eğilimi içindedir. Bu eğilim gerçekte, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece kişinin içindeki bilinçdışı bir yuvadır. Kişi bu yuvada;
—bir ötekiyle olan bireysel ilişkilerinde anne veya babasıyla kurmuş olduğu ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma,
—tercih etme şansı varsa, annesine veya babasına benzeyen sevgili, eş ya da patron seçme,
—anne ve babasının kendisine gösterdiği davranışları kendisine aynen uygulama (kendisini aynı şekilde suçlama ve cezalandırma),
—anne ve babayla hemen hemen aynı kelimeleri kullanma,
—kendisini sevmeyi ve desteklemeyi de aynı anne veya babanın yaptığı şekilde yapma, vb. eğilimler içinde olacaktır.
Eğer kişi çocukluğunda sevilmemiş ve desteklenmemişse; “hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun” “hep senin hatan” şeklindeki cümleleri sık duymuştur. Bu cümleler de kişinin ileriki yaşamında sıkıntılara yol açabilir. Ama kişi tüm bunlar için, anne veya babasını suçlamamalıdır. “Hepimiz, kurbanların kurbanlarıyız” sözünü hatırlayarak, anne veya babasının da kendi anne veya babalarının bir kurbanı olduğunu bilmelidir. Çünkü eğer kişi her şeyin umutsuz, kendisinin de kurban olduğu inancı­nı seçerse, evren de bu inanca “evet” diyecektir. Anne kendini sevmeyi bil­miyorsa, baba kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların da çocuklarına kendi­ni sevmeyi öğretmesi de imkansız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabilecekleri­nin en iyisini yapmaya çalışmışlardır. Bu nedenle suçlamak yerine sorumluluk almak, anne veya babayı anla­mak, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturup neler yaşadıklarını hissetmek önemlidir. Eğer kişi onları anlayışla dinleyebiliyorsa, onların korkularının ve katı kurallarının gerçekten nereden geldiğini anlama ve hissetme şansı bulacaktır, onların kendisi kadar korku dolu olduklarını ve her şeyin bir tekrar olduğunu görebilecektir. Kişi hayatının sorumluluğunu alarak seçimlerini bilinçdışı ve otomatik olarak yapma yerine kendi yaparsa bu tekrarı bozabilir, kaderini kendi yazabilir. Kader, seçimlerimizin bir sonucudur. İnsan sürekli gelişim ve değişim içindedir. Bu süreçte kişinin geçmişe karşı tutumunu değiştirmesi çok önemlidir. Çünkü geçmiş yaşanmış ve bitmiştir. Bunu değiştirmek imkansızdır ama kişi geç­miş hakkındaki düşüncelerini değiştirebilir. Yani kişi geçmişte birisi tarafından incitildiği için, şimdiki hayatında farkında olmadan kendini cezalandırıyor olabilir. Bu nedenle kırgınlıklar çok derin olsa da, kişi bu kırgınlıkları daha da derinleşmeden çözmeye başlamalıdır, ruhsal ve bedensel sağlığını yitirene ya da ölüm yatağına düşeceği ana kadar beklememelidir. Beklerse panik havasına girebilir. Kişi panik içinde olduğu anlarda, düşüncelerini kendini iyileştirme konusuna yoğunlaştıramaz, önce korku­larını yenmek için zaman harcamak zorunda kalır.

SOSYAL FOBİ TANI VE TEDAVİSİ


Sosyal Fobi
“Hayat ileriye doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır.”
Søren Kierkegaard
 
Fobi “korku” demektir. Yunanca kökenli bir kelimedir. Psikolojide gerçekçi olmayan, akıl dışı ve aşırı korkular için kullanılır.
Utanç verici bir duruma düşmekten, eleştirilmekten, reddedilmekten, beğenilmemekten, onaylanmayacak bir davranışta bulunmaktan, alay edilmekten, rezil olmaktan, olumsuz olarak değerlendirilmekten duyulan korkuya “sosyal fobi” denir. Anksiyete yani kaygı bozukluklarından biridir ve “sosyal kaygı bozukluğu” olarak da isimlendirilir.
Sosyal fobinin temelinde “onaylanmama korkusu” vardır ve “başkaları ne der?” sorusu arttıkça sosyal fobiye yatkınlık da artar. Bu nedenle sosyal fobinin temel özelliklerinden biri, başka insanların bulunduğu ortamlarda “aşırı heyecan duymak” ve dış odaklı bir sisteme bağlı “erken boşalma” şeklindedir.
Sosyal Fobinin Belirtileri
A-Fizyolojik Belirtiler: Yüz kızarması, ses titremesi, ağız kuruması, kalp çarpıntısı, nefes kesilmesi, ellerde titreme, terleme, nefes darlığı, titreme, vb.
B-Zihinsel Belirtiler:Kendimi bir türlü kontrol edemiyorum, güçsüzüm, konuşamayacağım, tutulup kalacağım, yetersizim, çirkinim, herkes bana bakıyor, herkes beni eleştiriyor, küçük düşebilirim, çok rahat davranmalıyım, kusursuz görünmeliyim, kimseyi gücendirmemeliyim, beğenilmiyorum, sevilmeye layık değilim, mükemmel olmalıyım, asla hata yapmamalıyım, kaygılı olduğumu belli etmemeliyim, herkesin beğenisini kazanmalıyım, vb.
C-Davranışsal Belirtiler: Korkulan ortama girmeme, hayallere dalma, konuyu değiştirme, korkulan ortamı terk etme, göz temasından kaçınma, ilgisiz şeyler düşünme, alkol kullanma vb.
Ortamda bulunan başka kişi veya kişiler, özellikle de yabancı kişiler, sosyal fobi hastasının şiddetli bir kaygı, sıkıntı, huzursuzluk ve utangaçlık duymasına yol açabilir. Bu durumda yukarıdaki belirtilerin bir kısmını veya tamamını görülebilir.
Aile üyeleri arasında ve kendi evlerinde rahat olsalar da, sosyal fobili kişilerin en büyük korkusu, topluluk önünde konuşmak ve yemek yemektir. Pek çok sosyal fobili kişi, devlet dairesine veya bankaya gidip rutin işlerini yaptıramazlar. Okulda sosyal fobili öğrenci için, soru sorulduğunda kalkıp cevap vermesi, öğretmen için ise ders anlatmak büyük bir işkencedir. Makam mevki sahibi kişilerin karşısında zorlanırlar ve konuşamazlar. Bazıları telefonla bile konuşamaz. Hatta ağır vakaların biletçiden otobüs bileti almaya, sokağa çıkmaya veya bakkala gitmeye bile tahammülleri yoktur. Sonunda kendilerini eve hapsederler, okulda başarısız olurlar, iş hayatları sona erer. Ayrıca karşı cinsle konuşmak da sosyal fobili kişiler için çok zordur ve bu yüzden sosyal fobili kişiler arasında bekârlık oranı yüksektir. Cinsel yaşam, eğitim ve iş başarıları, hayatta gösterdikleri performans genelde düşüktür. Öte yandan radyo ve televizyonda sunuculuk yapan ve başarılı olan çok sayıda iyileşmiş sosyal fobili hasta olduğunu da belirtmeliyim.
Sosyal fobili kişiler, kendiyle konuşanı işitmezden gelme, gözünü kaçırma, hastalanma, sosyal etkinliklere katılmayı reddetme gibi kaçınma davranışları geliştirirler.
DSM 4’e Göre Sosyal Fobi Tanısı
A. Sosyal ortamlarda ya da performans gerektiren durumlarda veya tanımadık insanlar önünde ortaya çıkan belirgin ve inatçı korku. Kişi aşağılanmasına veya utanmasına neden olacak biçimde davranacağından yada kaygı belirtileri göstereceğinden korkar.
B. Korkulan toplumsal durumla karşılaşma hemen her zaman kaygı doğurur, bu da duruma bağlı ya da durumsal olarak yatkınlık gösterilen bir panik atağı biçimini alabilir.
C. Kişi, korkusunun aşırı ya da anlamsız olduğunu bilir.
D. Korkulan toplumsal ya da bir eylemin gerçekleştirildiği durumlardan kaçınılır ya da yoğun kaygı yada sıkıntıyla bunlara katlanılır.
E. 18 yaşının altındakilerde süresi en az 6 aydır.
F. Korku ya da kaçınma bir maddenin (örn. kötüye kullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanmaz.
G. Genel tıbbi bir durum ya da başka bir mental bozukluk varsa bile A tanı ölçütünde sözü edilen korku bununla ilişkisizdir.
Sosyal Fobi Kimlerde Görülür?
Sosyal fobinin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu bilmeme ve bozukluğu kişiliklerinin bir parçası olarak görme anlayışından dolayı, belirtiler başladıktan 15–20 yıl sonra doktora başvururlar. Sosyal fobi, genellikle ergenlik yıllarında (13–24 yaşları arasında) başlar. 25 yaşından sonra başlayan sosyal fobi vakası çok nadirdir. Kadınlarda 1,5–2 kat daha fazla görülür. Ama sosyal fobi yüzünden doktora başvuranlar daha çok erkeklerdir.
Sosyal Fobi Tipleri
1-Performans Tipi: Toplulukta konuşma, sınıfta sesli okuma, sorulara cevap verme vb. performans gerektiren durumlarda görülen tiptir.
2-Etkileşimsel Tip: Sohbete katılma, konuşma, parti gibi etkinliklerine katılma vb. başkalarıyla etkileşim halinde olmayı gerektiren durumlarda görülen tiptir.
3-Yaygınlaşmış Tip: Yukarıdaki tiplerin karışımının kronikleşmiş halidir. Depresyon ve alkolizmle birlikte sık görülür.
Sosyal Fobinin Nedenleri
Bir çocuğun içinde “sen değersizsin, dövülecek bir nesnesin, sevilmeye layık değilsin” mesajının yer etmesi için, ezilmesi, dövülmesi veya aşağılanıp küçük görülmesi gerekir. Korku merkezli bir disiplin anlayışı ile yetiştirilen, alay edilen ve kendisini ezilmiş hisseden kişi, insanlarla iletişim kurarken rahat davranmakta zorlanır ve çekingen bir kimliğe bürünebilir. Bu nedenle, ebeveynlerin aşırı disiplinli olması ve ailenin işbirliğinden uzak tutumlarının olması en önemli sosyal fobi nedenleri arasındadır. Yakın akrabaları arasında sosyal fobili kişi olanların, bu hastalığa yakalanma riski olmayanlara göre biraz daha yüksektir. Genellikle kendine güven duymayan, utangaç, çekingen, reddedilmeye çok duyarlı kişilerde sık görülür. Araştırıldığında, beyin faaliyetlerinde bir bozukluk olduğu görülür.
Sosyal Fobi Beraberinde Görülebilecek Diğer Psikiyatrik Durumlar
—Erken boşalma,
—Panik bozukluğu,
—Depresif bozukluklar,
—Alkol-madde kullanım bozuklukları,
—Obsesif kompulsif bozukluk,
—Somatoform bozukluklar,
—Çekingen kişilik bozukluğu.
Sosyal fobi günümüzde oldukça iyi tedavi edilen bir hastalıktır. Sosyal fobinin tedavisinde ki silahlarımız şunlardır:
—İlaç Tedavisi: Günümüzde sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili olan, bağımlılık yapmayan, uyku-sersemlik gibi yan etkilere yol açmayan ve kalıcı düzelme sağlayabilen birtakım ilaçlar vardır. İyi bir ilaç tedavisiyle kimi zaman psikoterapiye dahi gerek kalmadan kişi dertlerinden kurtulmaktadır.
—Psikoterapi: Sosyal fobi tedavisinde oldukça etkilidir. Sosyal fobiklerde genellikle “bilişsel-davranışçı terapi” denilen psikoterapi yöntemi uygulanmaktadır. “Korkulan duruma kademeli olarak maruz bırakma tekniği” uygulanır. Kaygı duyguların ve kaygıya karşı bedensel tepkileri tanıma, kaygı doğuran durumlardaki zihniyeti ortaya koyma, başa çıkma stratejileri geliştirme, self – değerlendirme ve self – pekiştirme, kendi kendini eğitme ve gerçekçi beklentiler geliştirme gibi bilişsel teknikler ve model olma, üstüne gitme, rol oynama, gevşeme eğitimi ve pekiştirme gibi davranışçı teknikler kullanılır. Ayrıca sosyal etkileşimi başlatma, sohbet başlatma ve sürdürme, girişkenlik eğitimi ve sürekli pratik yapma gibi sosyal beceri eğitimleri uygulanır. Girişimciliği ödüllendirme / kaygıyı söndürme stratejileri, ebeveynin duygusal ve kaygılı tepkilerini değerlendirme, iletişim ve problem çözme ve ebeveyn eğitimi gibi aile tedavileri de faydalıdır.
—Hipnoterapi
—Gevşeme Egzersizleri
—Grup Terapisi: Akran desteğini oluşturma, model olma, pekiştirici fırsatlar, kaynakları paylaşma ve yardım etme davranışları gibi grup terapisi teknikleri kullanılır.
Çekingen Kişilik Bozukluğu
 
Sosyal fobiyle aynı kategoridedir. Sosyal becerilerde yetersizlik inancı, kendine güven eksikliği, düşük özsaygı, kabul göreceğinden emin olmadıkça sosyal ilişkiye girmekten kaçınma gibi belirtileri içerir.
Son olarak sosyal fobili kişilere tavsiyemiz; korkularını kabullenmeleridir. Korktukları için kendilerini asla suçlamamalı ama aynı zamanda cesur olmalarıdır. Unutmayın, cesaret; korkusuzluk değil, korkuya rağmen korkulan şeyin üzerine gidebilme gücüdür.
 
 

ÇABUK SİNİRLENİP, ANLIK TEPKİLER VERMEK...


Her şeye çok çabuk sinirleniyorum…

21 yaşında üniversite öğrencisiyim ve bir ev arkadaşım var. Genel olarak arkadaşlarımla aram çok iyidir. Zaten neredeyse 2 yıldır aynı evde kalıyoruz. Son zamanlarda her şeye sinirlenmeye başladım. Sanki her şey bana batıyor. Arkadaşlarımın özellikle ev arkadaşımın kalbini kırıyorum ve bunun farkındayım. Ev arkadaşımla oturmak istemiyorum. Ona bunu söylemem ne kadar iyi olur? Sizce ne yapmam gerekiyor?

S.F./İstanbul

Sorunun sizde mi yoksa arkadaşınızda mı olduğuna pek emin değilim fakat arkadaşlarınıza karşı son zamanlarda böyle davranıyor ve onlar için böyle düşünüyorsanız sorun sizinle alakalı olabilir. Kişilik sorunları kendini daha çok insan ilişkilerinde gösterir. Diğer bir deyişle kişilik insanlarla olan iletişimler doğrultusunda gelişir. Ev arkadaşınız kendinizi, tepkilerinizi, huyunuzu ve ev hayatınızı tanımak ve öğrenmek için çok iyi bir fırsat olabilir. Kendi kendinize yaptığınız analiz sonucu gerçekten kızılacak bir şey olmamasına rağmen bu kadar şiddetli çıkışlarınız oluyorsa, ev arkadaşınıza gitmesini söylemeniz hem sizin hem de arkadaşınız için iyi olmayacaktır. Çevrenizdeki insanlarla iletişim kurmakta zorluk çekiyorsanız kendinizi ve ilişkilerinizi sorgulamanız bu durumda daha sağlıklı karar vermenizi sağlayacaktır. Hassas bir dönemden geçiyor ve bu nedenle alıngan davranıyor olabilirsiniz. Size tavsiyem bir terapist ile görüşmeniz olacaktır.

BUNALIMDAYIM !!!

Bunalımdayım…
Bu sene üniversiteye başlamam nedeniyle ailemden ayrı kaldım. İlk senem olduğu için de yurtta kalıyorum. Ailem yurtta arkadaş edinebileceğimi söyledi fakat kimseyle arkadaşlık kuramıyorum. Okulu da hiç sevmedim. Bunalıma girdim. Lütfen bana yardımcı olun.
M.T./Kayseri
Ailenizden ilk kez ayrı kalmanız bocalamanıza neden olacaktır fakat bu dönemde öğrenecekleriniz de size çok şey kazandıracaktır. Artık kendi kendinizin yöneticisisiniz. Etkili iletişim kurmaya, merak ve keşfetme duygusuyla insanları tanımaya, üniversite hayatının tadını çıkarmaya yönelmek sizi pozitif yönde etkileyecektir. Yurtta çok çeşitli karakterlere sahip birçok kişi bulunacağından aslında, arkadaş çevresi oluşturabilmek için en iyi yerdir. “Ben de varım!” demenizin zamanı geldi. Üniversitenin ve yurdun lise hayatından farklı olduğunu gördüğünüz için okulu sevmemiş olabilirsiniz fakat üniversitenin özgürlüğe açılan ilk kapı olduğunu unutmayın. Endişelenmenize gerek yok. Yakında okulu ve arkadaşlarınızı benimseyecek, hatta aylar sonra üniversite hayatınızın bitmemesini isteyeceksiniz

VAJİNİSMUS DEĞİL BEYİNİSMUS

Vajinismus ülkemizde diğer Avrupa ülkelerine oranla çok daha yaygın bir şekilde görülmekte. Ülkemizde 10 kadından birinde görülen bir sorun olan ve çiftlerin cinsel hayatlarını kâbusa çeviren vajinismus, yıllardan beri “cinsel birleşme sırasında vajina kaslarının kasılması ve cinsel ilişkiyi engellemesi” olarak tanımlanmakta. Aslında vajina kaslarının kasılmasına neden olan beyindir, bu nedenle de bu hastalığa vajinismus yerine “beyinismus” denmesi daha doğru olur. Peki, vajina kasları kendiliğinden mi kasılmakta?

Vajinismus aslında kadının kendini korumasıdır, savunmasıdır

Ülkemizde çiftlerin cinsel terapiye başvurma nedenlerinde vajinismus ilk sıralarda yer alır. Diğer ülkelerde bizdeki kadar yaygın olmayan vajinismus ülkemizde cinsel hayatı aktif olan her 10 kadından birinde görülmektedir. Bunun temel nedeni de kadına çocukluğundan itibaren aşılanan cinsellikle ve özellikle kızlık zarıyla ilgili olumsuz telkinlerdir. “İlk gecenin çok acılı, ağrılı olacağı, oluk oluk kanlar akacağı, canının çok yanacağı ama dişini sıkması gerektiği, içinde bombalar patlayacağı, cinsel ilişkinin tıpkı iğnenin deliğinden limonu geçirmeye benzediği, deliğin küçük ve dar olduğu, kızlık zarının yırtılacağı, delineceği, patlayacağı, çok kanama olursa hastaneye kaldırılabileceği, ilk gece kadın ve erkeğin birbirine kilitli kalabilecekleri” gibi olumsuz telkinler çocukluktan itibaren kadının kafasına yerleşir ve cinsel ilişkiyi gözünde fazlaca büyütmesine neden olabilir. Bunları duyarak büyüyen bir genç kızın ileride cinsel hayatında sorun yaşaması kaçınılmazdır. Çünkü vajinismus aslında kadının kendini korumasıdır, savunmasıdır. Yani vajinismus bir savunma mekanizmasıdır.

Beyinismus nedir?

Vajinismus yıllardan beri vajinanın ilk 1/3’lük kısmındaki kasların cinsel birleşmeyi engelleyecek şekilde istem dışı kasılması olarak tanımlanıyor. Vajinismus dendiğinde sadece vajina kaslarının kasılması akla gelse de aslında cinsel birleşme sırasında her kadında farklı tepkiler olabilir. Sadece vajina kasları değil, kadının tüm vücudu kasılabilir, bacaklarını kapatabilir, eşini elleriyle itebilir, hatta panik atak benzeri bir durum yaşanabilir. Peki, başta vajina kasları olmak üzere vücuttaki kasların istem dışı kasılması neden olur? Vajina durup dururken kendi kendine kasılmaz, vajinanın kasılmasına neden olan beyindeki cinselliğe dair olumsuz duygu ve düşüncelerdir. Aslında vajinismusa neden olan genellikle vajina değildir, beyindir. Bu nedenle de vajinismus yerine beyinismus demek daha doğru olacaktır.

Penis ve vajina figürandır, başrol oyuncusu beyindir

Cinsellik tamamen beyinle ilgili bir süreçtir. Cinsel organlar denildiğinde akla penis ve vajina gelir ve toplumda cinselliğin penis-vajina birleşmesinden ibaret olduğuna dair yaygın bir yanlış inanış vardır. Oysaki en büyük cinsel organımız beyindir, çünkü cinsellikten alınan haz tamamen duygularımız ve düşüncelerimizle bağlantılıdır. Eğer kişinin cinsellikle ilgili olumsuz duygu ve düşünceleri varsa, cinsel ilişkiden haz alması da zordur. Sağlıklı ve mutlu bir cinsellik için kişinin konsantre olması ve kafasının başka şeylerle meşgul olmaması gerekir. Penis ve vajina figürandır, başrol oyuncusu beyindir.

Cinsel işlev bozukluklarının temelinde cinsellikle ilgili olumsuz duygu ve düşünceler yatar

Sadece vajinismusun değil neredeyse tüm cinsel işlev bozukluklarının temelinde kişinin kendisiyle, kendi bedeniyle, partneriyle ya da cinsellikle ilgili olumsuz duygu ve düşünceleri yer alabilir. Genellikle vajinismusta neden cinsel birleşme ile ilgili çocukluktan itibaren duyulan yanlış bilgilerken, erken boşalmada her ilişkiye başlarken erkeğin kafasında var olan “ya erken boşalırsam” düşüncesidir. Şimdiye kadar toplum tarafından erkeğin kafasına yerleştirilmiş erkeklik ve cinsel güçle ilgili “penisin her zaman sert olması gerektiği, penisin sertliğinin erkekliğin simgesi olduğu, erkeğin her zaman cinsel ilişkiye hazır olması gerektiği” gibi olumsuz telkinler sertleşme sorununa neden olurken, yine kadının kendisi ve kendi bedeniyle ilgili olumsuz düşünceleri ve ilişki sırasında kendini rahat bırakamaması de orgazm olamamaya yol açabilir. Görüldüğü gibi aslında çoğu cinsel sorunun nedeni de yine beyindeki olumsuz düşüncelerdir.

Cinsel mitler olumsuz etkiliyor

Cinsel mitlerin yani toplumda yüzyıllardan beri var olan cinsellikle ilgili yanlış, abartılı ve gerçekdışı inanışların cinsel işlev bozukluklarının ortaya çıkmasında büyük etkisi vardır. Cinsel mitler sadece ülkemizde değil, tm dünyada mevcuttur ve bu yanlış bilgilere inanıldığında çiftlerin cinsel hayatları da olumsuz etkilenmektedir. Ülkemizde cinsel eğitim olmaması büyük bir eksikliktir. Cinsel bilgi edinilecek doğru ve güvenilir kaynaklar az olduğu için, kişiler bilgisizlikten dolayı cinsel sorunlar yaşamaktadırlar. Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) doğru bilgi edinmek için güvenilir bir adrestir. Unutmayın cinsellik; rahatlamış ve gevşemiş bir halde, sevişmenin ve dokunmanın verdiği hazza odaklanarak, haz alıp haz verebilme, ruhu ve bedeni paylaşabilme, ne olursa olsun bir şekilde boşalabilme bilim ve sanatıdır…
 

VAJİNİSMUS KADER DEĞİLDİR..

 


Her 10 kadından birinde cinsel ilişkiye girememe korkusu var… Kadınlarda yoğun olarak görülen bu durumun nedeni ise ebeveynlerin cinselliğe karşı olumsuz yaklaşımlarıdır. Cinselliği ayıp, yasak, günah sayan bir yaklaşıma sahip olan ebeveynler tarafından cinsel duyguları engellenen kız çocukları, ileride evlendiklerinde cinsel birleşmeden kaçınır bir hale gelebiliyorlar.

Vajinismus bir erteleme ve kaçınma durumudur. Vajinismus; cinsel ilişkiye girme denemelerinde hafif bir kasılmadan tüm vücutta bir kasılmaya, endişe, korku, tiksinme ve panik haline, bacakların açılmalarını engelleyecek boyutlarda sıkıca kapatılmasına veya elle eşi itmeye kadar değişik şekillerde ortaya çıkabilir ve çaresizlikle yaşanır. Ülkemizde her 10 kadından birinde görülen vajinismus, kişinin kendisinin umutsuz olduğuna yürekten inandığı psikolojik kökenli bir cinsel işlev bozukluğudur.
 
İNANÇLAR, BİLGİLER, HİSLER…
Kız çocuklarına, “Bacaklarını kapat!”, “Eteğini ört!”, “Erkeklerden uzak dur, sana çok kötü şeyler yaparlar!” veya “Bisiklete binme kızlık zarın yırtılır!” gibi sıfatlarla yaklaşıldığında, ileride cinsellikten korkma ve ilişkiye girdiklerinde çok kötü bir şey olacağı beklentileri ortaya çıkabiliyor. Çünkü kız çocuklarına cinsel konularda olumsuz bir sıfatla yaklaşıldığında, onun kafasındaki olumsuz benlik imajı pekişmiş olacaktır.
 
Vajinismusta istenilen sonuçlara ulaşmanın yolu düşüncelerin ve beklentilerin kontrol altına alınmasından geçer. İnançlar, mevcut cinsel bilgiler ve hisler cinsel hayatta yapılan seçimleri etkiler ve bu seçimler sonucunda kişiler kendilerine güven kazanır ya da kaybederler.
 
TEDAVİSİ CİNSEL TERAPİ…
Vajinismusun her zaman yüzde 100 tedavi edilebilir bir durumdur ve kader değildir. Vajinismus özel bir ilgi ve uzmanlık alanı olan cinsel terapist tarafından cinsel terapi ile tedavi edilebilir. Hipnoz destekli, içgörü yönelimli ve eğitime dayalı yoğunlaştırılmış holistik psikoterapi ve evlilik terapisi tekniklerinin yer aldığı cinsel terapinin süresi hastalığın şiddetine göre birkaç seanstan 10-12 seansa kadar değişebilir.

ÇOCUĞUM MASTÜRBASYON YAPIYOR NASIL DAVRANMALIYIM?


Mastürbasyon konusu toplumları uzun süre düşündürmüş ve çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Toplumların yapısına göre normal veya anormal olarak kabul edilmiştir. Bu gün yaygın olarak kabul edilen görüş, çocuğun bu konuda bilinçlendirilmesi şartıyla ergenlik döneminden başlamak üzere mastürbasyonun normal olduğu yönündedir.

Çocuklarının mastürbasyon yapması anne-babaları çok kaygılandırır hatta dehşete düşürür. Hâlbuki küçük çocuklarda mastürbasyon çok yaygındır ve pek çok çocuk için mastürbasyon son derece sağlıklı ve doğal bir davranıştır. Çocukların gösterdiği bu davranışa aslında mastürbasyon denmesi doğru değildir. Bunu cinsel organla oynamak diye adlandırmak daha doğru olacaktır. Küçük yaştaki çocuklar, cinsel organlarıyla, tıpkı parmakları veya kulaklarını ellerken duydukları kayıtsızlık içinde sadece meraktan oynarlar Mastürbasyon çocuğun cinsel organını zevk ya da rahatlatma amacıyla uyarmasıdır. En erken 17-18. ayda ama en sık 3-5 yaş arasında görülür.

Mastürbasyon olayını yasaklamanın hiçbir akılcı nedeni de yoktur. Bu, sağlığa kesinlikle zarar vermez. Hatta ortaya çıkışı iyi bir işarettir. Kendilerini doyuma ulaştıramayan çocuklar ya bedensel olarak hastadırlar ya da psikolojik gelişmenin eksikliği yüzünden yetersizdirler. Mastürbasyon tekniğini keşfetmiş bir çocuğun bu işi sık sık uygulaması ana-babayı kaygılandırmamalı.

Üç-dört ve beş yaşındaki çocuklar sevgi duygularını bedensel biçimlerde de gösterirler. Sevdikleri yetişkin kimselere sarılır veya göğüslerine yaslanırlar. Gerek kendilerinin gerekse de başkalarının vücutlarına ilgi duyarlar, arada sırada sevdiklerini görmek ve ona dokunmak isterler. Onun içinde doktorculuk oynamaya bayılırlar.

Bir çocuğun mastürbasyon yaptığını anlamak için bazı tipik davranışlarını gözlemek gerekir. Nadiren cinsiyet ve üreme organlarıyla oynuyorsa mastürbasyon yaptığından şüphe etmek gereksizdir.


Bu belirtiler şunlardır;

·     Cinsel organlarıyla oynuyorsa, elini sık sık cinsel organlarında görüyorsanız,

·     Bilinçli veya bilinçsiz eline aldığı nesneleri cinsel organlarına sürtüyorsa,

·     Binme temeline dayanan oyuncaklara özel bir ilgi gösteriyorsa

·     Halı üzerine yüzükoyun yatıp sürünüyorsa,

·     Herhangi bir oyuncağın üzerine yatarak halıya kapaklanıp bir süre kalıyorsa,

·     Sandalye, koltuk, masa kenarlarına cinsel organlarını sürtüyorsa,

·     Sık sık odasına gidiyorsa,

·     Yalnız kalmak istiyorsa ve odasına girdiğinizde cinsel organlarıyla oynadığı gözleniyorsa mastürbasyondan söz etmek mümkündür.

Anne Babalar Bu Konuda Neler Yapabilirler

Hedeflerinizi belirlerken gerçekçi olun. Mastürbasyonu tamamen sonlandırmak imkânsızdır. Çocuğunuzun artık kendini rahatlatan noktayı bulduğunu ve ona keyif verdiğini kabul etmelisiniz. Kontrol edilebilecek tek şey çocuğunuzun bunu nerede yaptığıdır. Çocuğunuza mastürbasyonun doğal bir davranış olduğunu, fakat tıpkı burnumuzu temizlemek ya da tuvalet ihtiyacımızı gidermek gibi özel bir davranış olduğunu, bu nedenle de insanlar önünde yapamayacağını açık olarak ifade etmelisiniz. Aksi halde tamamen görmezden gelirseniz çocuğunuza her yerde özgürce yapabileceği mesajını vermiş olursunuz.

Çocuğun ilgi çekme gereksinimi karşılayacak bir yaklaşım biçimi içine girmek son derece yararlı olacaktır. Çocuğunuzun yaptığı hemen her olumlu davranışı fark edip ilgilenmek, olumlu olacaktır.

Çocuğunuz ellerini cinsel organlarına götürdüğünde, “çek elini oradan, bir daha görmeyeyim” gibi ifadeler kullanmak yerine ellerini kullanacağı başka etkinliklere yönlendirmek yararlı olacaktır. Örneğin “Bana bir bardak su verir misin?” veya “Hadi gel birlikte resim yapalım.” diyerek ellerini kullanacağı başka etkinlikler yapmasını sağlayabilirsiniz.

Evde kardeş var ise ve mastürbasyon yapan çocuğunuzdan küçükse (veya yeni doğmuşsa), bir nedende bu olabilir. Eğer çocuğunuzu iyi gözlerseniz, küçük çocukla ilgilendiğiniz zamanlarda bu davranışın arttığını görebilirsiniz. Bundan dolayı küçük kardeşin işlerini yaparken bir köşede yalnız kalmasını beklemek yerine ondan yardım isteyebilir, onu meşgul edebilirsiniz. Böylece çocuğunuzla hem ilgilenmiş hem de kardeş kıskançlığını azaltmış olursunuz.

Son olarak;

·                 Kardeşiyle onu karşılaştırmayın,

·                 Çocuğunuzun olumlu özelliklerini ön plana çıkarın,

·                 Çalışmalarını övgüyle karşılayın,

·                 Çocuğunuza olan sevginizi her zamankinden daha fazla hissettirin,

·                 Azarlama, tehdit etme, cezalandırma gibi davranışlardan uzak durun.

Ne Zaman Bir Uzmana Başvurulmalıyım?

Bazen çocuklarda mastürbasyon çocuğun yaşadığı huzursuzluğun, mutsuzluğun göstergesi olabilir. Eğer çocuğunuzun mastürbasyon yapması onun sosyal yaşamını etkiliyorsa ve yukarıda sözü edilen yöntemler işe yaramamışsa ve en önemlisi çocuğun ruh sağlığından endişe ediliyorsa mutlaka bir uzmanın yardımına başvurmak gerekir.

Geç Konuşan Çocuklar



ÇOCUK KONUŞMAKTA NEDEN ZORLANIR? NE YAPMAK GEREKİR?
Günümüz çocuklarının bir kısmında gelişimin gecikmesi, ailelerde kaygılar yaratıyor. Bu sorunlardan bir tanesi olan geç konuşma da ne yazık ki zamanımızın önde gelen sorunlarından biri. Çekirdek aile olgusunun gittikçe arttığı ve bireyselliğin ön plana çıktığı toplumumuzda çocukların az sayıda insanla bir arada büyümesinin bazı sınırlılıklarını görüyoruz.. Küçük ailelerde çocuklar konuşmaya zorlanmıyor. Anneyle arasında kurduğu bağda; anneler genellikle çocuğun işaretlerinden isteklerini anlıyorlar ve anında karşılıyorlar, böyle olduğunda da çocuklar konuşmaya ihtiyaç duymuyorlar.

Çocuk konuşma gereksinimi duymadan konuşmaya yeltenmez. Konuşmaya onu yönlendirmek için günlük yaşamda; duygu, düşünce ve istemlerini ortaya koyarken kullandığı sessiz jest, mimik ve işaretleri ödüllendirmeden kaçınılmalıdır. Bu tür devinimleri karşılıksız bırakmalı, anlamıyormuş gibi davranılmalıdır. Böylece çocuk sözel olarak duygularını anlatmaya girişim yapma gereği duyacaktır, bu süreçte çıkardığı ses ve kelimeler anında ödüllendirilerek daha sonra tekrar yapması için motive edilmeli ve sabırlı olunmalıdır.

Çocuğun ilk iletişimde bulunduğu kişiler anne ve babasıdır. Bu nedenle onların kullandığı dilin kalite ve içeriği çocuğa yansır. Çocuk sürekli çevresindeki kişilerin kullandığı dili taklit eder, onlar gibi konuşmak ister. Bu nedenle çocuğun yakın çevresinde olan anne, baba ve kardeşlerin ev ortamında yapılan bir işi ya da durumu yüksek sesle ve tane tane anlatmaları çok yarar sağlar.
Anne ve babalardan sonra konuşma gereksinimi yaratan en önemli kişi bakıcı ya da öğretmendir. Çocukla iletişim kurarken, kısaltılmış ve basitleştirilmiş konu örneklerine önem verilmelidir. Şu unutulmamalıdır ki; konuşma dilindeki bütün sesleri çıkarabilir duruma gelmeden konuşmayı kazanmak olanaksızdır. Bu nedenle çocuğun çıkarabileceği ve çıkaramadığı sesler belirlenmeli, çıkaramadığı sesler tek tek sabırla öğretilmelidir. Bu çalışmaları yaparken çocuğun dikkatini çeken oyun yöntemlerinin uygulanması çok yarar sağlayacaktır.

Unutulmamalıdır ki konuşamayan çocuk yaşıtlarına göre daha hırçın, daha saldırgan ya da daha içe kapanık olabilir. Kendisini ifade edemeyen çocuğun davranışlarındaki bu gerileme oldukça normaldir ve konuşmayla birlikte bu davranışların yavaş yavaş yok olduğu gözlenmektedir.

ÇOCUĞUN KONUŞMA VE İLETİŞİM YÖNÜNDE GELİŞİMİNİ HIZLANDIRMAK İÇİN YAPILABİLECEKLER.
  • Çocuğa, sevgi ve huzur dolu bir aile ortamı hazırlamak,
  • Çocuk ile ilgilenmek ve sevildiğini hissettirmek,
  • Çocuğun bedensel ihtiyaçlarını (yemek, uyku,temizlik) karşılamak,
  • Yaşı ne olursa olsun, çocuk ile sık konuşmaya çalışmak,
  • Yaşına uygun şekilde onunla oyun oynamak,
  • Çocuk ile birlikte vakit geçirmek,
  • Mümkün olduğunca yaşıtlarıyla oyun oynamasını sağlamak,
  • Sık sık sosyal ortamlara sokmak,
  • Çocuğa hikaye, masal anlatmak, ninni söylemek,
  • Onun size gönderdiği ses ve mesajlara cevap vermek,
  • Bir nesneyi eline aldığında, ona bu nesneyle ilgili bir şeyler anlatmak,
  • TV karşısında çok uzun süre kalmasını engellemek,
  • Onun işaret ile anlattığı isteklerini, onunla konuşarak yönlendirmek ve anlatmasını sağlamak,
  • Onun fikirlerine değer vermek ve kararlarına saygı göstermek
  • Ona zamanlar ayırmak ve onunla resimler üzerinden bol bol konuşmak,
  • Konuşma zorlukları gördüğünüzde onun dikkatini konuşma zorluklarına çekmemek.





Dikkat! Panik Atak Olabilirsiniz



Danışan: “Evlenmek üzereydim, eşimi ailemle tanıştırmaya götürmüştüm ve ilk atak beni şehirler arası otobüste yakaladı. Bir şeylere konsantre olmaya çalışıyordum fakat yavaş yavaş kontrolü kaybettiğimi hissettim. Kalkıp su içmek iyi bir fikir gibi geldi, kalktım koltuktan otobüsün koridorunda arkaya doğru ilerledim birden bire her şey yok olmaya başladı, kalp atışlarım hızlandı, ter boşaldı ve ben ölüme yaklaştığımı hissettim. İnanılmaz bir daraltı, ölüm korkusu ve nefes darlığı vardı. Kız arkadaşıma otobüsü durdurmasını söyledim, gittikçe her şey fluleşiyor anlamını yitiriyordu. Deliriyorum zannettim”.

“Daha sonraki dönemlerde tetikleyicileri keşfettim ve onlardan uzak durmaya başladım. Mesela artık otobüse binemediğim gibi, trene, dolmuşa hatta ve hatta uçağa binemedim. Gittikçe hayat standartlarım düşmeye, kendimi her şeyden uzaklaştırmaya başladım, bunu fark ediyordum ama yine de kendimi alamıyordum”

Atakların tekrarlaması an meselesidir ve ataklar tekrarlar. Hasta, her yeni atak ile aynı dehşet ve korkuyu yeniden yaşamaya ve acil servislere taşınmaya başlar. Yeniden muayene, yeniden incelemeler yapılır ancak hiçbir şey bulunmaz. Hasta, kalbinde ya da beyninde kötü bir şey olduğuna, ancak doktorların bunu bir türlü bulamadığına inanmaya başlar. Bazen de yanlış tanı konularak hasta, antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ve kalp ilacına, vitamine kadar değişik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılır, hatta anjiyo yaptıran hastalar bile vardır, ancak bir türlü iyileşemezler.

Ataklar tekrarladıkça, hasta, ataklar arasındaki dönemde gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir panik atağının geleceğini beklemeye başlar. Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok arttırır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, felç olma ya da kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişir.

Hastalar, evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ve hastaneye ulaşamadan ölmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten, kendisine ya da yakınlarına bıçak ve bu gibi bir şeyle zarar vermekten, başkalarının bulunduğu ortamlarda çılgınca ve garip davranışlarda bulunarak rezil olmaktan şiddetle korkar. Bu düşüncelerin sürekli aklına gelmesinden dolayı da yoğun bir üzüntü duyarlar.

Yoğun davranışlar değişiyor: Bir süre sonra ataklara ve ataklar sırasında gerçekleşeceğine inandıkları ” felaketler” e karşı bazı önlemler almaya ve kimi davranışlarını değiştirmeye başlarlar. Ataklara neden olabileceğini düşündükleri etkinliklerden, yiyecek ve içeceklerden vazgeçerler. Ataklara karşı evden çıkarken alkol / madde/ ilaç / kullanırlar. Ataklar sırasında kullanmak üzerede yanlarında ilaç, su, yiyecek v.b. taşırlar. Ataklar sırasında olabileceklere karşı önlem alırlar. Bu hastalar, gerektiğinde acil yardımı çabuk alabilmek için bütün günlerini hastane bahçesinde geçirmeyi ya da güzergahlarını muayenehane, eczane ve acil servis bulunan yerlerden seçmeyi tercih ederler.

Panik atak nedir? Bu ataklar sırasında neler olmaktadır?

Panik atak aniden ortaya çıkan ve genellikle on dakika içinde doruk noktaya ulaşan, yoğun korku ya da rahatsızlık duyma dönemidir. DSM-IV’e göre bir panik atağın varlığında söz etmek için aşağıdaki 13 belirtiden en az dördünün (ya da daha fazlasının) bulunması gereklidir.

1.      Çarpıntılar, kalbin güçlü atması, ve ya kalp atışlarının hızlanması
2.      Terleme
3.      Titreme, sarsılma
4.      Boğulma ve ya nefessiz kalma duygusu
5.      Boğaza bir şey kaçmış da boğuluyormuş korkusu
6.      Göğüs ağrısı
7.      Mide bulantısı, karında rahatsızlık
8.      Derealizasyon (Gerçek değil ya da hayalmiş duygusu), veya depersonalizasyon (kişinin kendinden ayrılması duygusu)
9.      Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu
10.  Ölme korkusu
11.  Karıncalaşma, uyuşma, hissizleşme
12.  Üşüme ve ya ateş basması


Başta panik bozukluk olmak üzere birçok psikiyatrik bozuklukta ve bazı fiziksel hastalıklarda görülen yoğun korku, kaygı, yoğun endişe karışımı bir nöbettir. Kalp krizi ya da damar tıkanıklığı değildir.
Günümüzün değişken yaşam ortamlarında, yaşam kaygılarının artması, maddi ve manevi kaos ile belirsizlik durumunun yarattığı “hiçlik duygusu”nun çoğalmasıyla paralellik gösteren panik atak, tüm dünyada toplum sağlığını tehdit eder boyuta gelmiş durumdadır. “Psikolojik bir sendrom” olarak tarif edilmesine karşın, hasta, çoğunlukla yaşadıklarının gerçekten fiziksel kaynaklı sorunlar olduğunu ama kimsenin hastalığının gerçek sebebini bulamadığını düşünmektedir. Doktorların hastanın durumuna “psikolojik” tanısı koymasının ardından, bu sefer de bilinçsiz hasta yakınlarının tavrı hastaya zarar vermektedir. Panik atağın önemsiz bir sorun olduğunun düşünülmesi ve kişiye “hastalık hastası” yakıştırmasının yapılması panik ataklı hastanın durumunu zorlaştırmaktadır. Kendisini yalnız ve çaresiz hisseden hasta ise kısır döngü içine girmektedir.

Özellikleri:
Hastalığın başlangıç yaşı değişkenlik göstermektedir. Çocuklarda çok nadir ortaya çıkan hastalığın ilk ortaya çıkış yılları 18-25 yaş arasıdır. Hastalık 30-40’lı yaşlarda yüzünü ciddi biçimde göstermektedir. Genellikle hastaların hayatlarındaki bir şeyi değiştirmek üzere oldukları zamanlarda gözlenir; evlilik, aileden ayrılıp başka bir bölgede yaşamaya başlama, üniversite yaşamı, iş değiştirme, topluluk karşısında konuşma yapma vb. durumlarda ortaya çıkar.

Panik atağın genetik olup olmadığı konusunda herhangi bir bulguya rastlanmamıştır ancak bazı fizyolojik rahatsızlıkların panik atağı tetiklediği araştırma sonuçlarından elde edilmiştir.Panik atak krizi geldiğinde 5-45 dakika sürmekte ve şiddeti hastadan hastaya değişmektedir.

Panik atak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Krizler ve ölüm korkusu gibi nedenlerle hasta evde tek başına kalamamak, tek başına dışarı çıkamamak gibi olumsuzluklarla karşılaşmaktadır. Sürekli başına kötü bir şey geleceği ve yabancıların ona yardım etmeyeceğinden korkan bazı hastalar mesleklerini sosyal hayatlarını bırakmak zorunda kalabilmektedirler. Hasta bazen bilinç altında biriktirdiği korkularını sanki gerçekmiş gibi görebilir. Korkuların ve yaşananların ciddiye alınmaması ise ailevi ilişkilerin zedelenmesine dahi yol açabilmektedir. İzole bir hayat yaşayan hastaların durumu ise ağırlaşmaktadır.

Panik atakla panik bozukluk aynı değildir. Panik bozukluk kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz.

Tedavi

Panik atak tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Hastaya öncelikle hastalığı nasıl kontrol edebileceği öğretilmektedir. Bunu başarabilen hasta ilerleyen zamanlarda panik atağı tamamen hayatından çıkartabilmektedir.

Panik atak tedavisindeki en büyük sorun hastanın fiziksel bir rahatsızlığı olduğuna inanması ve bu nedenle psikolojik desteği geç aramasıdır. Yapılan araştırmalar, panik atak tanısı konulan hastaların yüzde yetmişinin hastalığın ne olduğunu bulmak için en az on doktora gittiğini göstermektedir. Birçok defa tam sağlık denetimi (check-up) yaptırmış ve gereksiz bir sürü ilaç kullanmış olan hasta doğru yere geldiğinde panik atak teşhisi koymak ise kolay olmaktadır. Psikiyatristler ve psikologlar tarafından tedavi edilen ve dönem dönem ilaç kullanılmasını da gerektiren tedavi aşamasında hastanın doktoruna güvenmesi çok önemlidir. Güven duyulan ve rahat hissedilen bir uzmana gidilmesi tedavi sürecini hızlandırabilmektedir.

Tedavi sırasında nefes ve rahatlama egzersizleri, atağın üstüne gitme teknikleri ve kas gerginliğini yok etmeye yönelik alıştırmalar hastaya öğretilmekte ve uygulanmaktadır. En sık kullanılan psikoterapi tekniği bilişsel-davranışçı terapi tekniği ve EMDR terapi tekniğidir. Panik atağın bir hastalık olduğu kavranmalı, buna göre tedaviye devam edilmelidir.

Tedavi yöntemleri

Farmakoterapi (İlaçlı tedavi): Teşhisi konulan Panik Atak hastalarına uygun ilaçlar verilerek tedavisini öngörür.

Psikoterapi: Hastalığın tamamen ortadan kalkması için önerilen tedavi yöntemidir. Hastanın, olanları anlamlandırması ve kontrolü ele alması önemlidir. Panik atakla çalışırken bir çok tedavi tekniği kullanılır. Bu; uzmanın profesyonelliğine ve hastanın hayat öyküsüne bağlı olarak değişir.

Kullanılan teknikler;

Bilişsel-Davranışçı Psikoterapi;

Dinamik Psikoterapi,

Hipnoz,

EMDR( Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden Yapılandırma)
EMDR ve Panik Atak Tedavisi:

EMDR travmalarla, stres ve kaygı bozukluklarıyla çalışırken kullandığımız bir tekniktir. EMDR tekniğiyle çeşitli semptomlar ve hastalık gruplarıyla çalıştık ve bir çok hastamızın tüm semptomlarının ortadan kalktığını ve hayatlarına normal  bir şekilde devam ettiklerini gözlemledik. Kısa sürede sonuca ulaştıran bir teknik olmasıyla son zamanlarda tercih edilen bir yöntemdir.

ANNE ÇOCUK İLİŞKİSİ

"12 yaşında bir oğlum var sorumluluklarını bilmiyor, son zamanlarda her şeyi oldukça boşladı, ne yapacağımı bilmiyorum. Aslında her şeyi denedim bir türlü ona sorumluluklarını öğretemedim. Ders çalışmasını ben söylüyorum, odasını toplamasını ben söylüyorum, ben söylemeden hiçbir şey yapmıyor."
 
"2. sınıfa giden bir çocuğum var ama oldukça ürkek, kendisini hiç belli edemiyor, sınıfta da yokmuş gibi kayboluyor, biriyle konuşacağı zaman çok tedirgin oluyor ve kilitlenip kalıyor. Özgüveni hiç yok her işini bana yaptırıyor."
Son zamanlarda en çok duyduğum anne serzenişlerini sizinle paylaşmak istedim. Ne yazık ki günümüzde; ürkek, korkak, tedirgin, sorumluluklarını bilmeyen bir grup çocuk ve genç yetişiyor. Aileler çözümsüz ve çaresiz kalıyor ve bir süre sonra bu durum çocuğun yaşam tarzı haline geldiğinde bunun sonuçlarına birey olarak katlanmak zorunda kalıyor.
 
Çocuk ve üveyanne ilişkisi
Peki neden bizim çocuklarımız böyle?
Kontrolcü annelerin çocuklarında sık sık gözlemlediğimiz şeyler bunlar. Çocuğunuz henüz 1 yaş civarında özerkliğini kazanmak için mücadele vermeye başlar, bireyselleşmek ister. İlk yürümeye başladığı anı hatırlayın, ya da çekmeceleri kurcalamak istediği zamanları. Oradaki tutumunuz ‘çocuğum zarar görmesin diye onu biraz engelledim galiba’ şeklindeyse sorun buradan başlıyor demektir. Çocuklar özerkliğini ilan etmeye çalıştıkları bu dönemde bakım veren tarafından engellenir (fiziksel ya da duygusal bir engelleme olabilir) ve girişimleri karşılığında bakım verenin tutumu karşısında hissettiği duygu suçluluk olursa çocuk yavaş yavaş girişimlerinden vazgeçmeye başlar ve bir felaket beklentisi, içerisine girer. Yaşamının bundan sonraki evrelerinde tüm girişimlerinde engellenme tehdidiyle karşı karşıya kaldığını düşünerek eylemde bulunma konusunda zorlanacaktır.
 
Eleştirel ve mükemmelci  yapıda olan anneler; çocuklarından hep daha iyisini yapma beklentisi içinde olurlar ve var olanı sürekli eleştirirler. Sürekli eleştiriye maruz kalan çocuk zamanla doğruyu yapıp yapmadığından emin olamadığı için hep tedirgindir ve yaptığı her eylemde bir başkasının gözüne bakarak onaylatmak isteyecektir .
 
Nasıl davranmalıyız?
Çocuklarımızın dünyaya geliş sebebi biz olabiliriz ama onların bir birey olduğunu kabul etmekle işe başlamak doğru olacaktır.
 
Kendi kafamızdakini onlara yansıtıp beklentilerimizi karşılamalarını beklemek yerine onların bir dünyası olduğunu ve o dünyada özgür olmaları gerektiğini düşünmeliyiz.
 
Çocuklardaki gelişim dönemlerini dikkate alarak, gelişim dönemi özelliklerine büyük bir hassasiyetle yaklaşmalıyız.
 
Eğer çocuğunuz sorumluluklarını yerine getiremiyorsa bilin ki her şeyi onun adına siz düşündüğünüz için bu yetiyi öğrenmemiş demektir. Onlarla bir toplantı yapın ve sorumluluklarının olduğunu bundan sonraki süreçte her şeyi hatırlatmayacağınızı söyleyin ve sorumluluklarını yerine getirmesini isteyin. Bu sayede çocuğunuza bir yol çizmiş ve rehberlik etmiş olursunuz.
-Çocuklara sürekli yönerge vermekten vazgeçin.
-Çocukların sınırını çizin ve o sınırlar içerisinde onları özgür bırakın.
-Kararlarınıza ortak edin, onun adına kararlar almaktan vazgeçin.
-Sürekli eleştirmeyin ve iyi taraflarını fark edip içtenlikle ona bildirin.
-Ve son olarak bu söylediğim şeyleri sürekli uygulayın, denedim olmadı gibi yanılsamalara kapılmayın.
 
Çocuğunuzda önce istemediğiniz davranışlar artış gösterecektir sonra ise normaline döndüğünü göreceksiniz.
 
Unutmayın çocuğunuza vereceğiniz en büyük armağan ona ‘sorumluluk’ duygusu kazandırmaktır.

Psikoterapist MELTEM OK Facebook Sayfam

Psikoterapist MELTEM OK Facebook Sayfam...

BORDERLİNE VE PYGMALION ETKİSİ

Efsaneye göre heykeltıraş Pygmalion yalnızdır ve mutsuzdur, kafasında canlandırdığı ideal kadın görüntüsüne benzer bir heykel yapar ve daha sonra ona âşık olur. Ona Galatea adını verir, onu giydirir ve süsler. Aşk tanrıçası Afrodit’ten ona can vermesini ister ve dileği kabul olur. Bu hikâyeden yola çıkarak, bir olayın gerçekleşmesinde inancın rol oynadığına inanılır ve bu duruma Pygmalion etkisi (beklenti etkisi) yani kendini gerçekleştiren kehanet adı verilir. Bu aynı zamanda, küçük çocuklara özgü “büyülü düşünce” olarak adlandırılan şeydir. Yani bir çocuk annesiyle güçlü bir şekilde özdeşleştiğinde onun gibi olur ve onun davranışlarını tekrarlar.
borderline personality disorder 2 What is Borderline Personality Disorder?
Bir nevi kendini Pygmalion yerine koyan borderline danışan kendine bilinçdışı olarak ideal bir erkek seçer, ona âşık olur, çünkü onu kendi fantezilerinde yaratmıştır ya da onu yaratacağına inanmaktadır. Pygmalion’un kendi eserini yontması gibi sevdiğine inandığı erkeği şekillendirmeye çalışır, onu hem kişisel hem mesleki düzeyde geliştirmek ister, kusurlarını görmez, iyi taraflarını abartır. Onu idealize eder. Peki, bunu neden yapar? Geçmişini tekrar etmek ve kendi tercih nesnesini şekillendirmek için… Dolayısıyla, bu erkeği olduğu gibi değil, olabileceği haliyle, onun ellerinde olabileceği haliyle ister ve öyle görür. Herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü bu erkeğin, kendisine ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemeye başlar. Beklenti etkisiyle başlangıçta gerçekliği olmayan bir ilişki başlar ve zamanla karşılıklı olarak beklenen davranışlar sergilenir ve gerçekte olmayan bir ilişki gerçekmiş gibi yaşanmaya başlar. Bu ilişkide her şey yolunda giderse değerli ve iyi olacaktır, yolunda gitmediğinde değersiz ve kötü… Bununla birlikte, bu ilişki ikili olarak kurulur ve esin perisi olan erkek ilk başta her şeye tamamen rıza gösterir, çünkü genellikle narsisistik yapıda olan bu erkek de bir anne figürüyle aynı bağı aramaktadır.
 
Borderline kadının en büyük korkusu kendisini terk eden ve ona değer vermeyen annesi gibi bir erkekle olmaktır. Aynı mitolojik Yunan kralı Oidipus'un en büyük korkusunun, kehanette olduğu gibi babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek olması gibi, sonuçta borderline kadın için terk edilme ve değer görmeme kehaneti gerçekleşir. Yani borderline kadının aklına gelen başına gelir.
 
Borderline kişinin kendisine duyduğu güven sürekli olarak artıp azalabilir ve bu kendini gerçekleştiren kehanet haline gelir. Kişi ne kadar sevilirse, sevilme beklentisi o kadar yüksek olur ve bu şekilde sevilme, daha çok sevilme beklentisini izler. Sevildiğine ve değer gördüğüne inanan borderline kişi daha çok sevilmek için hareket eder. İki şekilde de inanç kendini doğrular hale gelir. Bu etki Wallenda faktörü olarak da bilinmektedir. Karl Wallenda adında bir ip cambazı senelerce başarılı gösteriler yaptıktan sonra ipten düşerek hayatını kaybetmiştir. Ölümünden sonra eşi tarafından yapılan açıklamaya göre Karl Wallenda'nın, düşmeden önceki üç ay boyunca tek düşüncesinin ipte yürümek yerine ipten düşmek olduğu ortaya çıkmıştır. Tüm enerjisini ipte yürümek yerine ipten düşmemek üzerine yoğunlaştırmıştır. Sonuç olarak, borderline kadın da bir zaman sonra sevilmemekten ve terk edilmekten çılgınca korkmaya başlar, terk edilmekten korktuğundan tüm düşüncesini, enerjisini aslında bu noktaya yoğunlaştırdığından ilişkisini sürdürmek her geçen gün zorlaşır ve zamanla imkânsız hale gelir.
 
“Yazgı çağırma…”, “Sakınan göze çöp batarmış!”, “Kırk gün deli dersen deli olur!”, “Ben sana demiştim!” türünden ifadelerin işaret ettiği kendini doğrulayan kehanet kavramı; “Bir durumun yanlış tanımlanması, yanlışı doğru hale getiren yeni bir davranışa yol açar…” saptamasını yapan Kolombiya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Robert K. Metron tarafından geliştirilmiştir. Bu kavrama göre, doğru ya da yanlış herhangi bir inanç veya beklenti, bu tanımlamayı doğrulayacak yeni bir davranış ortaya çıkarmakta ve bu olayın sonucunu veya kişinin davranışını etkilemektedir. Diğer bir deyişle, uygun olmasa da herhangi bir beklenti oluştuğunda, kişiler beklentileri ile uyumlu hareket etmeye çalışmaktadırlar. Sonuçta, beklentiler gerçek olur. Sanki sihirli bir güç sayesinde beklenti doğrulanır. Örneğin, terk edilme korkusuyla birlikte olduğu erkeği aldatmakla suçlayan borderline kadın, onu suçlu diye nitelediği ve ona bu şekilde davrandığı için, suçlu olduğu beklentisine giren erkek zamanla içindeki suçlu davranışları ortaya çıkartmaya başlar. Böylece başlangıçta gerçekliği olmayan bir şey gerçekleşmiş olur. Ancak narsisistik yapıdaki erkekler için aldatmak ve tek eşliliğe dayanamamak nerdeyse genel bir kuraldır. Yani aslında borderline kadın sonunda kendini aldatacak olduğu için aslında bilinçdışı olarak o erkeği seçmiştir.
 
Günlük hayatta sürekli sevgilisine “Sen beni sevmiyorsun!” ya da “Biliyorum, bir gün beni terk edeceksin!” diyen borderline kadının sevgilisi gerçekte onu seviyor olsa da zamanla sevmez olur ya da onu terk eder. Yani bir atasözümüze göre de birine kırk kez deli denirse o kişi deli olabilir. Çünkü bilinçli veya bilinçsiz olarak kişiler karşısındakiler ile ilişkilerini beklentileri doğrultusunda yürütür ve davranışlarına beklentilerini açığa çıkaracak ipuçları yüklerler. Karşı taraftaki kişiler de, bu ipuçlarından faydalanarak davranışlarını beklentiler ile uyumlu hale getirerek gerçekliği algılama biçimlerine uygun davranmaya gayret gösterirler.
 
İnsanlar, algıları ile farklı davrandıkları takdirde ruhsal gerilim yaşarlar. Borderline kadın kendini yetersiz, değersiz ve terk edilmeye layık hissediyorsa, algılarında uyumsuzluğa neden olmamak için yetersiz davranacak, değersizliğiyle yüzleşecek, terk edilecek ve sonuçta, beklentisinin gerçekleştiğini görecektir. Çünkü geçmiş hep tekrar eder, oyuncular, zaman, mekân değişse de roller hep aynı kalır. Ayrıca inançlar, mevcut bilgiler ve hisler hayatta yapılan seçimleri etkiler ve bu seçimler sonucunda kişiler kendilerine güven kazanır ya da kaybederler.

EVLİLİKLERDE HEYECANI CANLI TUTMANIN YOLLARI

Evliliğinizde yolunda gitmeyen bir şeyler mi var? Yoksa çabalarınızın artık sonuç vermediğini ve eşinizin sizi anlamadığını mı düşünüyorsunuz? Hemen pes etmeyin! Mutlu günleriniz eskide kalmadı. Sizi mutlu eden ve hayattan zevk almanızı sağlayan evliliğinizde yaşadığınız ilişkinin olduğunu asla unutmayın. Bu kadar zamandır eşinizle yaşadıklarınız, paylaştıklarınız ve biriktirdiğiniz güzel anılar, evliliğinizi kurtarmanız için çıkış noktanız olacak. Evliliklerdeki tutkunun ve romantizmin ilk günkü gibi taze kalabilmesi için nelere dikkat edilmeli ve neler yapılmalı bir bakalım…
erkek-etkile_1
EVLİLİKTE YAPILMASI GEREKENLERİ ÖĞRENİN…
Her ne kadar flört ve nişanlılık dönemini yaşamış olsanız da, evlendikten sonra yaşanan geçimsizlikler ya da anlaşmazlıklar mutluluğunuzu sekteye uğratmış olabilir. Eğer evliliğinizin istikrarlı bir şekilde gitmesini ve mutlu olmayı istiyorsanız, mutluluk için yapılması gerekenlerin olduğunu unutmamalısınız…
 
DEĞER VERDİĞİNİZİ GÖSTERİN!
İşe ilk olarak, eşinize değer verdiğinizi göstererek başlayın. Bunu gösterebilmek için çok büyük şeyler yapmanıza gerek yok. Hiç beklenmedik bir anda eşinizin yanağına konduracağınız bir öpücük, sıcak bir bakış ya da “Seni özledim!”, “Seni düşünüyorum!” demek, yeterli olacaktır. Her insan gibi eşinizin de takdir edilmekten hoşlanacağını unutmayın. Onu takdir edebilmek için nelere değer verdiğine dikkat etmelisiniz. Bunun yaparken, “Bu gün çok güzelsin”, “Bu kıyafet sana çok yakışmış.” ya da “Sana ihtiyacım var.”, “Bu konuda haklısın.”, “Teşekkür ederim.” ve “Özür dilerim.” gibi cümleleri kullanmayı ihmal etmemelisiniz çünkü “Güzel söz yılanı bile deliğinden çıkarır”.  Bu nedenle, evliliğinizi mahvedecek olan “Keşke!”, “Ben sana söylemiştim!”, “Sen zaten hep böylesin!”, “Bırak, ben yaparım!”, “Bugün canım istemiyor!” gibi cümleleri bir an önce hayatınızdan çıkarmalısınız. Eşinize değer verdiğinizi, ona karşı dürüst olarak, mutluluğunuzu ya da üzüntünüzü paylaşarak, arkadaşlarıyla arkadaş olarak, hobilerine saygı göstererek, onun için kendinizi geliştirerek, kendinizden çok fazla ödün vermeden, oluru olan konularda, fedakârlık yaparak ve kendinize bakarak gösterebilirsiniz. Bunun yanında, zihninizi okumasını beklememeli, genelleme ya da kıyaslama yapmamalı, mükemmeliyetçi olmamalı, aynı anda öfkelenmemeli, aceleci olmamalı ve sorgulamamalısınız.
 
İLETİŞİMİNİZİ GÜÇLENDİRİN VE KENDİNİZİ VAZGEÇİLMEZ KILIN!
Evlilik, farklı aile yaşantılarından ve kültürlerden gelen iki insanın aynı mekânı ve zamanı artık birlikte paylaşmaya başlamasıyla oluşan sosyal bir kadın ve erkek ilişkisidir. Bu nedenle, iletişim eksikliğinden kaynaklanan ufak tefek problemlerin yaşanması olağandır. Bu problemlerin büyüyüp, çiftin ve ilişkinin yıpranmasına olanak vermemek için birbirinizle konuşmayı ihmal etmemeniz gerekir. Her akşam TV’yi açmadan önce ya da her gece yatağınıza geçince 10-15 dakika gününüzün nasıl geçtiğini anlatabilirsiniz. Bu iletişim, göz ve dokunma temasını güçlendirecektir.  İletişim içinde bulunurken iyi bir dinleyici olmaya özen gösterin, olumsuz eleştiriden kaçının, nasihat vermek ve “Sen hep zaten geç kalırsın!” şeklinde suçlamak yerine; “Senin geç kalman beni çok üzüyor!” cümlesinde olduğu gibi ben dilini kullanmayı ve eşinize dokunmayı asla ihmal etmeyin. Dokunmak, sıcak temasın bir göstergesi olduğu için iletişimi güçlendirecektir.
 
BAŞ BAŞA VAKİT GEÇİRİN…
Bunların dışında, eşinizle birlikte her gün en azından bir öğün yemek yemeli, her hafta baş başa kalabilecek bir şekilde bir yerlere gitmelisiniz. Baş başa içeceğiniz bir kahve esnasında yapacağınız sohbetler ya da uzun yürüyüşler evliliğinizi canlandırmak için birebirdir. Elbette ki, hala makyajınızı yapıyor, kuaföre gidiyor ya da yeni giysiler alıyorsunuzdur. Fakat ara sıra yapacağınız değişiklikler örneğin, saç şeklinizi ya da rengini değiştirmek, tırnaklarınızı uzatmak ya da eşiniz için giyinmek, eşinizin gözünde vazgeçilmez olmanızı sağlayacak önemli etkenlerden bir kaçı olduğunu unutmayın. Her erkek eşinin kendisi için bir şeyler yapmasını bekler ve bundan çok keyif duyar. Bu erkekler içinde böyledir. Yapacağınız sakal değişikliği bile eşinizi baştan çıkarmaya yetecektir. Bunları yaparken “Senin için yaptım!” demeyi de asla unutmayın. İnanın bu çabaya değecek!
 
CİNSEL HAYATINIZA ÖZEN GÖSTERİN…
Son olarak, seks hayatınızı canlandırıcı birkaç küçük püf noktaya özen göstermelisiniz. Günlük hayat gibi yatak odası da bir süre sonra monotonlaşmaktadır. Evliliğinizin gidişatını değiştirmek, iletişimi güçlendirmek ve kendinizi vazgeçilmez kılmak için cinsel yaşamınıza özen göstermeli, ön sevişmelerinizdeki dokunmaları çoğaltmalı, oral sekse yer vermeli, fantezilerinizi açıkça ifade etmeli, birlikte duş almalı, birbirinize masaj yapmalı, müzik ya da mumlarla yatak odanızın havasını değiştirmelisiniz. İnanın, eşiniz size yeniden âşık olacak…